|
Kaynak:Dersim Dergisi Yil 5 Sayi 9 Subat 1999 istanbul
Sayfa: 39-44 Bu röportajı dergimiz adına; Hüseyin Ayrılmaz, Yeter Koçaslan ve Mehmet Duma gerçekleştirdi.
SALİHLİ ‘de (Manisa) YAŞAYIP DERSİMİ DÜŞLEMEK
Türkiye’de parçalanmış aileden söz edilecekse kuşkusuz Dersim insanı akla gelir.
Nerede ise gönderilmedik il kalmamış, yaşamla- rından eksilmeyen tek şeyin sürgün olduğunu söyler- sek, sanırım doğru bir belirlemede bulunmuş oluruz. Bu nedenle; topraklarından zorla koparılıp çeşitli il- lere dağıtılan Dersimlilerle yaşadıkları yerler de gö- rüşmek, karşılaştıkları zorlukları, sıkıntıarı ve sürgüne gönderilme nedenlerini, dergimiz sayfalarına aktar- mayı önemli bir görev olarak görüyoruz? Konya ila başladık Salihli ile bu röportajlarımızı sürdürüyoruz.
Halen Salihli’de yaşayan dergimizin üyesi bir ar- kadaş ve iki dergi çalışanıyla birlikte Dersimlilerle buluşmak için yola çıkıyoruz.
Yağmurlu bir gün yollarda alışık olduğumuz trafik manzaraları yanında biraz heyacan, biraz da tedir- ginlik içinde acaba bizi nasıl karşılayacaklar, bizlerle konuşacaklar mı endişesiyle ilk durağımız olan, Sa- lihli’deki Cafer Bey köyündeyiz. Birbirinden güzel meyve bahçelerinden geçerek tek katlı bir evin kapı- sını çalıyoruz.
Karşımıza oldukça yaşlı ilk bakışta yüzündeki de- rinlikli çizgilerle ben neleri yaşadım, ne acılar çektim dercesine karşımızda gördüğümüz Alme Teyze ya- nında bastonuyla köşeli şapkasıyla Keko Dayı’ya ”Mabe xerdi “diyoruz
“Xer bı sıla met cıgeram “ diyorlar.
İlk göze çarpan yaşlı olmalarına rağmen misafir- perverlikte kusur etmemeye çalışan bu güzel insan- larla kısa bir hoş beşten sonra geliş nedenimizi öğre- niyorlar.
Alme teyze “Sıma Dersimıra yene ciğeram” di- yor.
Biz hayır İstanbul’dan dernekten geldiğimizi geliş nedenimizi anlatıyoruz. Memnun oluyorlar yılardır ilk defa bu sorunla ilgili kapımız çalınıyor. Niye bu kadar dağıtıldık beduamıydı neydi bilemiyorum jaru diarlarımız bize darıldı, birbirimizin kıymetini bile- medik. Sohbet sırasında neden Dersim’den ayrıldık- larını soruyorum.
Alme teyze “kızım, kızım ben size hangi birini anlatayım o kadar çok haksızlık o kadar çok zulüm gördük ki sizlere hepsini anlatmaya kalksam günler sürer ne kasetleriniz, ne de kağıt kaleminiz yeter”
İlk sürgünü kaç yılında ve nasıl yaşadınız bize an- latımısınız?
Keko Dayı 38’in yaz ayında bizleri Konya’ya sür- gün ettiler. O dönem annemler Salihli’ye sürgün edil- mişlerdi,onları arayıp adreslerini bulduğumuzda on- larla mektuplaşıp karşılıklı dilekçe verdik. Ve dilek- çemiz kabul edildi ve buraya annemlerin yanına gel- dik.”
Kaç yaşında buraya geldiniz?
Keko Dayı “Ben on iki yaşında buraya geldim. Biz buraya gelirken çocuktuk, çocukluğumuz yaban- cısı olduğumuz bu toprakta geçti”
Siz neden Dersim’den çıktınız?
Keko Dayı “Bir yaz ayının başlangıcıydı. Köyü- müze asker gelmişti her tarafı yıkıyorlardı. Bizler köy- lerimizi terk etmiştik, bir çoğumuz askerlerden kaça- rak ormanlarda kalıyorduk, günler süren bu kaçışma- lardan sonra yakalandık ve diline, kültürüne,yabancı olduğumuz bu yerlere bizi sürgün ettiler.”
Yollarda nelerle karşılaştınız?
Keko Dayı “Bizi ilkin Hozat’a getirdiler, Ho- zat’tan Elazığ’a Elazığ’da kadın çocuk herkesi çırıl çıplak soyup saçlarımızı kestiler, saçlarımızı kestikten sonra bizi bir hamama koydular yıkanmamız için oradan Seydişehir köyüne götürdüler. Orada 6’ay kaldık biz dilekçe verdik babam onlar Salihlideydiler ve daha sonra Salihli’ye geldik.”
Sürgün’e gönderilen kişi sayısı ne kadardı?
Keko Dayı “Oldukça çoktu, Elazığ dan bizi dağıt- tılar, kimimizi Konya’ya, kimimizi Çankırı’ya her bi- rimizi bir yere dağıttılar.”
Alme teyzeye soruyoruz.
Teyze sizler neler görüp yaşadınız?
Alme Teyze “Kızım, kızım hangi birini anlatayım o kadar çok zulüm yaşadık ki sizlere hangi birini an- latayım, her şeyine yabancı olduğumuz, dilini bilme- diğimiz yerlere sürüldük, bundan daha acı bir şey olabilir mi.”
Teyze, birazcık geçmişinizden Dersim’den ya da çocukluğundan bahsedermisin?
Alme Teyze “Dünü bugünü pek hatırlamam. Şu yakın geçmişte olan olayları yaşlılık nedeniyle erken unutuyoruz. Ama çocukluğum bugün ki gibi aklım- da.
Yaz aylarıydı hiç unutmam, bir cevizimiz vardı, bir de bi adı vardı Goza Hezı. Babamın adı Efen- di’ydi. Çadırımızı o cevizin altına açmıştık. O za- manları kimsede çadır falan yoktu. Fakirlik vardı, in-
sanlar yoksuldu. Çadırı olanlarda kıl çadırlardı. Tabi ki bunlar büyük emekler sonucu yapılıp meydana ge- lirdi. Keçi kılından yapardık (Xeymı) hayvanlarımız vardı, bağ bahçe ekmiştik. Meyve ve sebzemiz, suyu- muz gayet boldu. İyi ayran yaparlardı. Sonbahara ka- dar komşularla beraberdik. Ondan sonra ne olduysa insanlar dağıldı. Nereye gittikleri belli değildi.
Seyit Rıza’yı iyi hatırlıyorum. Laçinan’lar bizim dayılarımız. Bu Laçinan’lar Seyit Rıza’yı bir ormanda çok iyi beslerlerdi. Bütün ihtiyaçlarını karşılarlardı. Kakber’de bir ulu ormanın içerisinde Ağtaşı dediği- miz bir derenin içerisinde saklarlardı. Gayet iyi ba- karlardı. Bunların yeri açığa çıkınca yerlerini değiştir- diler. Biz çocuklar yayladaydık. Sarıoğlan yaylasın da, daha önce Karataş”taydık, sonraları Laçinanları’n arasına geldik.
Sarıoğlan yaylası Laçinanlar’ın yaylasıydı. Akşa-
ma doğruydu. Biz çocuklara talimat verildi. Hayvan- ları alın aşağıya Seyit Rıza’nın bulunduğu bölgeye gi- din. Orada insanlar bilsin ki, burası yayladır. Yayla bilsinler.
Biz çocuklar hayvanları alıp aşağıya Seyid Rı- za’nın bulunduğu bölgeye gittik. Burası küçük bir düzlük olup, etrafı sık ormanlarla çevriliydi.
S. Rıza ve tayfası yavaş yavaş ormandan çıkıp ya- nımıza geldi.
Çok kalabalık bir aileydi. Etrafımız insanlarla dol-
du. Şeh Hasan’m (Şıxhesen) hanımı da hamileydi. S. Rıza dürbüni alıp karşı tarafı olduğu gibi taradı. Dö- nüp insanlara seslenerek; Karaoğlan tarafı olduğu gi- bi asker çadırıyla dolu etrafımız sarılmış durumda dedi.
Biz tekrar hayvanları ve hamile olan Şıxhesen’in hanımını alarak yaylaya döndük. Daha sonrada gece olunca S. Rıza ve tayfası yaylaya geldi. Biz çocuklar sabah kalktığımızda S. Rızalar yoktu. Başka bir yere gitmişlerdi. Gitmiş olduğu yerde ihpar edilmişlerdi. Bir kısmı orada vuruldu. Bir kısmı kurtuldu. Vurul- dukları yer “Çere Mordem” diye bir yerdi. Orası da sık bir ormana sahip idi. O kadar çok sıktı ki yılan içinden geçmezdi. İşte ondandır ki içimizde de çok hainler ve ihanetçiler vardı.
Halkına ihanet edenler olmasaydı sonumuz böy- le olmazdı.
S.Rıza’nın ailesi, çoğu orada vurul- du. Geriye oğlu ve kendisi kurtuluyor. Ancak, insanlarımız yayladan kalkıp gittiler,orada vurulan insanlara, biraz- cık yer kazıp öylecene elbiselerle göm- düler. Orası da S. Rıza’nın aile mezar- lığı olmuş oldu. Bir de kızlarından ba- zıları sanırım kurtulmuştu. Daha sonra- ları yaylaya geldiler. Sonradan da nere- ye gittiklerini bilmiyorum.
Seyit Rıza’nın saklandığı yerin açı- ğa çıkmasına da, yine bizim içimizde bulunun ve bizim insanlarımızdan olan ihbarcı ve ajanlar sebep oldu.
Ben ufak tefek bir çocuktum. Anne ve babamın bir şeyleri yoktu. Yoksul- duk. Bizim insanlardan kurtulanlar da dağlarda ve ormanlarda kurtuldu. Za- ten o dönemde eline geçenleri öldürü- yorlardı. Bizde ellerine geçmiş olsay- dık, şimdi bizde hayatta olmayacaktık. Çocukken o dönemde şunu hatırlıyo- rum: Dewre cemallerden Rıza Firik derlerdi, hanımı Laçinanlar’dandı. Bi- zim biraz hayvanlarımız kurtulmuştu. Bir geceliğine bizim hayvanları ve beni bizimkiler onların yanına emanet ettiler. Perperişandık yanımda ailemden kim- se yoktu. Adeta öksüz kalmıştım. Aç ve susuz!.. Ora- da köyün muhtarı (Mıçke Oerik) bey, durmadan beni bir tarafta kıstırıp götürüp devlete teslim etme arzu- suyla yanıp tutuşuyordu. Evinde kaldığım ev hanımı bu şahısa durmadan yalvarıp yakarıyordu, ellerine ve ayaklarına gidiyordu. Ellerini ve ayaklarını öpüyordu ki beni teslim etmesin. Oysa ki teslim edeceği kişi
Teyze
bendim, bense ufacık bir çocuktum Bu şahsın böyle davranmasına bir anlam verememiştim. Tir tir titrer- dim. Korku bütün vücudumu sarmıştı. Ölüm ile ya- şam arasında bir fark kalmamıştı. İşte ondandır, diyo- rum ki olan bitenlerden mutlaka kendimizi ve halkı- mızın hatalarını gözönünde bulundurup dersler çı- karmalıyız.
Babam da nihayetinde 38 hadisesinde ihbar edil- di ve öyle öldürüldü.
Çok iyi hatırlıyorum (tabura tuncı) çat yayla- sı nd aydık. (Kakberi’ye) yakın Süvari askerler ge- çerken biri kırmancki bir kadına (Feda Satoğli) bu- raları hemen terkedin saklanın yakında sizleri ve bunları yakıp yıka- caklar ve öldürecekler, başınızın çaresine bakın. Akşam oldu, yayladaki bütün insanlar bir araya geldikten sonra kadın durumu a’nlattı. Bunun üzerine sabahleyin in- sanlar eşyalarını alarak sık bir ormana (Dewa Bırdo) sığındılar. Ben de aralarındaydım. Gelen tabura tuncı’ydı. Yayla yerine yerleştiklerinde herşeyi yakıp yıkıyorlardı. Biz de or- manlardan gizlice izliyorduk, ve çok uzağındaydık. Biz ormanda olanlar kurtulduk. O an ellerine geçen- leride öldürdüler/’
Alme Teyze “Annem, Babam öldükten sonra, baş- ka bir köye sadıcı ile gitti ben de yanındaydım. Ora- da bir süre kaldık, sonbardı hayvanlara gidiyordum. Kocaman bir düzlük vardı. Bütün insanları oraya top- ladılar. Biz kendimize hayvan otarıyorduk ve oradan seyrediyorduk olan bitenleri....
Bu arada jardarmalar gelip biz çocukları da götür- düler. O kadar çok insan vardı ki, etrafı bütün çem- bere alınmış ağır makineler kurulmuştu. Hepimizi öl- düreceklerdi sanırım. Çok geçmeden atlı askerler uzaktan görüldü ,ve ellerinde bayraklar. Durmadan bayrakları sallıyorlardı ve düdük çalıyorlardı. Bu du- rum karşısında etrafımızdaki askerler silahlarını ala- rak dağılmaya başladılar. Böylece insanlar kurtuldu.
Askerlerin başındaki komutan biraz ileriye gittik- ten sonra, şapkasını sinirinden başından indirip ayak- larının altına alıp durmadan çiğniyordu. Ve bu emir gelmeseydi ya da beş dakika geç gelseydi muradıma
erecektim, bunların hepsini kurşuna dizip büyük bir görevi yerine getirecektim diye haykırıyor ve kendini yiyordu!...
Ben, kardeşlerim, ve annem köyde babalığım (Ba- bamın sağdıcı) yanında kalırken, biz çocukları gün- düzleri ekin yığınları arasında saklar akşama bizi ora- dan alır, böylecene bizi korurdu. Şimdiki ihparlar gi- bi, o zamanları da ihparcılık vardı.
Sürgüne gelince: Perperişandık annem hastalan-
dı. Bir ineğimiz vardı o da sonradan hayvanların için- den çalındı, çok perişanlık çektik. Nasıl anlatayım, nasıl ifade edeyim, bilimiyorum ki...
Herşeyimizi kaybetmiştik. İlkbahara kadar babalı- ğın evinde kaldık. Bahara bizi ve insanları Ovacığın (Pulur) içine topladılar. Tabi bazılarını erkenden son- baharda sürgün etmişlerdi.Bizi de baharda sürgün et- tiler. Yollarda çok perişanlık ve açlık çektik. Nasıl an- latayım...
Karlar eriyordu, her yer çamur ve bataklıktı. Ak- şamları çok soğuktu, henüz çoğu yerlerde kar vardı. Çala çocuk, kadın erkek demeden düşürdüler önleri- ne sürdüler yollara....
Karaoğlana yetişdiğimizde karanlık çökmüştü. Bi- zi hayvanların olduğu ahıra koydular. Karanlık, so- ğuk, pis kokular gözlerimizi yaşartmıştı.Herkes saba- ha çıktığında çişten ve hayvan pisliğinden adeta bat- mıştı. O vaziyette yollara düştük yaya olarak. Arada bir de yiyecek veriyorlardı. Hozat’a bir gece kaldık. Arabalar gelip bizi Hozat’tan aldılar. Elazığ’a götür- düler Elazığ’da misafir ettiler. Kadınların ve erkekle- rin saçlarını sıfıra vurdular. Banyo yaptırdılar. Ela- zığ’da biraz kaldık. Bizi trenlere (kara vagonlara )
bindirip yurdun çeşitli yerlerine ayrı, ayrı dağıttılar. Bizi Manisa Demirci’ye verdiler. Bizim gönderildiği- miz köye eşeklerle götürdüler. Hiçbir şeyimiz yoktu . Köylüler kendi aralarında kilim falan verdiler. Biraz yardım ettiler.
Devlet yetkililerede arada bir gelip bizi kontrol ederlerdi. Ne yapıyorlar diye. Halk bize iyi davranı- yordu. Biz bulunduğumuz yerdeki insanlardan ger- çekten çok menmunuz.”
Sürgünde kaç yıl kaldınız?
Alme Teyze “Tam dokuz sene, ve bulunduğumuz köyün halkı da çok yoksuldu. Bizlere çok iyilerdi. Hepimiz işçilik yapardık. Bağ bahçelerde üzüm top- lardık, çalışırdık öylecene geçimimizi sağlardık. 1947 de tekrar memleketimiz olan Dersim ‘e geri gittik. Yıkı- lan evlerimizi yaptık, içine gir- dik. Tam her şey düzelecek di- ye düşünürken yıllar sonra ye- niden sürgünü yaşadık. Bırak- madılar ki yerimizde yurdu- muzda rahat kalalım. Dersim yeniden yıkıldı yeniden boşal- tıldı. İşte yeniden buraya gel- dik.
Bugüne kadar doğru dü- rüst iyi bir gün görmedik, ha- yatımız böyle acı çilelerle öz- lemlerle geçti. Halâ biz ve in- sanlarımız bu acıları, çileleri ve hasretleri çekip duruyor. Sonumuz ne olacak bilemem... Bizim hayatımız gel- di geçti: Bizden sonrakilerini gençlerimizi, çocukları- mızı, torunlarımızı, kısaca insanlarımızı düşünüyo- ruz. Ne olacak halleri diye... Biz sadece kendi derdi- mize ağlamıyoruz.”
Ağlama teyze, bizi de ağlatacaksın sizi üzdüğü- müz için özür dileriz.
Alme Teyze “Gözyaşlarım akıyorsa sadece anlat- dığım olaylardan dolayı değildir. Günbe gün giden gençlerimiz için, herbirimiz gurbetin değişik yerleri- ne düştüğü için, mezar taşlarımızın herbiri bir yerde olduğu için ağlıyorum.. Elimde değil....”
Geriye dönüp baktığınızda DERSİM sizin için ne ifade ediyor?
Alme Teyze “DERSİM, bizim için, bir özlem, bir vatan, acıların yaşandığı, bir çok emeğimizin geride kaldığı yer, bir çok değerlerimizin kaldığı maddi ve manevi, özelliklede manevi değerlerimizin yoğruldu- ğu orada bırakıldığı, orada anlam ifade edildiği yer olarak kabul ediyorum. “
“Her yer yakılıp yıkılmıştı, taş üstünde taş kalmamıştı. Oraya gittiğimizde manzara hiçte içaçıcı değildi. Çok zorluk çektik. Pa- ramız yoktu. Kazma kürekle biraz arpa mar- pa ektik: Askeriye her şeye el koymuştu. Eli- mizde daha önce bize ait olan arazinin ta- pularını almak için bir tescil davası açtık, ta- pularımızı aldık. Devletle barışık olmadığı- mız gibi, kendi aramızda da bir nevi çekiş- meler vardı. Aşiretler arası birbirini çekeme- yenler vardı. Birbirlerinden adam öldürüyor- lardı. Mercan ‘da benim amcalarım vardı. İki oğlunu Öldürdüler. Samanlıklarını yaktılar. Bunlar kendi aramızdaki çekişmeler. Devle- tin yaptığı yetmiyormuş gibi, birde kendi kendimize kaşınıyorduk.”
Manisa’da yaşadığınız süre içerisinde herhangi bir baskıya maruz kaldınız mı?
Alme Teyze “Hayır, biz buranın halkından çok memnunuz. Bizlere iyiler.
Törelerinizi örf ve adetlerinizi yerine getiriyor musunuz?
Alme Teyze “Elbette. Dini inancımızı yerine geti- riyoruz. Xızır ve 12 İmam oruçlarını tutuyoruz. Kur- banlarımızı kesip dağıtıyoruz. Kısaca elimizden gel- diği kadarıyla geleneklerimizi sürdürmeye çalışıyo- ruz Ama; Dersimde’de herşey bir bambaşkaymış....
Bizleri kabul edip, sizleri yorduğumuz ve de acı- larınızı tazelediğimiz için, Sizlerden özür diler sizle- re çok teşekkür ederiz.
Alme Teyze “Ne demek es- taffurullah.
Gelen bütün insanlarımıza kapımız sonuna kadar açıktır. İstediğiniz zaman gelebilirsi- niz. Başımızın gözümüzün üs- tünde yeriniz var. Bir parça kuru ekmeğimiz de olsa onu sizlerle ve insanlarımızla ve de kapımızı açan misafirleri- mizle paylaşmaya her zaman hazırız. Xızır ve Munzur Baba, Ali yardımcınız olsun...”
Hıdır Amca Anlatıyor..
Sürgünden sonra geriye köyünüze döndüğünüzde, karşılaştığınız manzara neydi?
Hıdır Amca “Her yer yakılıp yıkılmıştı, taş üstün- de taş kalmamıştı. Oraya gittiğimizde manzara hiçte içaçıcı değildi. Çok zorluk çektik. Paramız yoktu. Kazma kürekle biraz arpa marpa ektik. Askeriye her şeye el koymuştu. Elimizde daha önce bize ait olan arazinin tapularını almak için bir tescil davası açtık, tapularımızı aldık. Devletle barışık olmadığımız gibi, kendi aramızda da bir nevi çekişmeler vardı. Aşiret- ler arası birbirini çekemeyenler vardı. Birbirlerinden adam öldürüyorlardı. Mercan’da benim amcalarım vardı. İki oğlunu öldürdüler. Samanlıklarını yaktılar. Bunlar kendi aramızdaki çekişmeler. Devletin yaptığı yetmiyormuş gibi, birde kendi kendimize kaşınıyor- duk.”
Sürgündeyken bulunduğunuz yerdeki insanlar si- ze nasıl davranıyorlardı?
Hıdır Amca “Biz sürgün edildikten sonra geldiği- miz bölgede insanlar genellikle iyi davranıyorlardı. Bizim örf ve adetlerimize karışmazlardı. Ama biz de
işçi olarak%çok çalışırdık. Böyle oluncada bizleri se- verlerdi.
Bağ bahçelerde çalışırdık, yorulmak, durmak bil- mezdik. Gençtik, enerji doluyduk. Sonra kaldıki he- pimize verilen işi çok erken bitirip hile yapmazdık. Kısaca dürüst çalışırdık/’
Geçiminiz nasıl sağlıyordunuz. ?
Hıdır Amca “Valla bağ bahçelerde çalışırız.
Üzüm zamanında iki ay işçilik yapıyoruz. Gördü- ğünüz her taraf üzüm bağları. Ben yorulmak, dinmek bilmeden çalışırdım. Ama şimdi ise; takatim yok. Kıt kanat geçiniyoruz. Gördüğünüz gibi buranın geçimi genç olupta çalışanlar için iyi. Ama bizim gibi yaş- lı ysan vay haline!
Ben çocuklarımın eline bir- gün çapa vermedim. Çalıştım, didindim, okuttum. Şimdi ise, herbirimiz bir yerdeyiz. Ço- cuklarımın büyük bir bölümü İstanbul’da yaşıyorlar. Biz ise hanımla yapayalnız Manisa- da ‘yız. Görüyorsunuz.”
Dersim toplumu niçin bu kadar darmadağın?
Hıdır Amca “Bu soruyu ce- vaplamak zor. Çeşitli nedenleri var. bizlerden kaynaklanan sorunlar yüzünden. Dev- letten kaynaklanan sorunlar yüzünden. Önceden ağalar, dedeler yaptılar. 1947’de geriye dönüş yaptı- ğımızda aynı olumsuz tutumlarını sürdürdüler. Aşi- retçilik yaptılar. Resmi dairelerde görev yapan yerli memurlar bile bize ayrımcılık yapıyorlardı. Falan aşi- retten falan filan. Ben bu nedenlerden dolayı 1976 ‘da tekrar köyümden bu adamcılık kayırma yü- zünden kahır edip ayrıldım. Benden çok sonraları olayların seyri tabiki değişti Burada şu an rahatım. Ama ne kadarda rahat desemde gözümüz sürekli ar- kada. Manevi bir boşluk var. Maddi olarak kıyaslama yapacak olursak memleketteki durumum hurdan çok iyidi. Ben öz adamlarımdan kahır ettim. Beni isteme- diler ben ise kötü adam değildim.
38 gelince... 38’de bir darbeye uğradık, vur emri vardı. Bu orman benim, o orman senin, derken sü- rekli kaçıyorduk, saklanmaya çalışıyorduk. Dağlara kaçtık sürekli bir kaçış vardı. O zamanlar Celâl Ba- yar’ı hatırlıyorum. Sanırım başbakandı. Bizim köylü- lerimiz ve yakınlarımızın bir çoğu vuruldu. Köyleri- mizi, ekinlerimizi, evlerimizi canlı cansız ne var ise; taş üstüne taş kalmaksızın yakıp yıktılar!.. Çoğumuz vurulduk, ölenler oldu. Kurtulanlar da sürekli bir en- dişe ve korku içindeydi. Uzun uzadiye bir romandı
“Ben sanmıyorum ki kimse benim kadar Dersim’i çok özlesin. Bugüne kadar buraya ait birtek rüya görmedim. Burada her taşı, her ağacı, her tepeyi Dersim olarak görüyorum. Her sabah kalktığımda şu karşı tepeyi Tapik D ağ’t , Bozdağı’na baktığımda Yılan Dağı’nt, Karşı dağlara baktığımda ise Munzur Dağlarını görüyo- rum.
Salihli’nin şu düz ovasına baktığımda da Ovacık canlanıyor gözümde”
bizim yaşadıklarımız. Anlatılması güç ve bana anla- tırken acı veriyor. Bu nedenle ayrıntılarına girmeye- ceğim ve anlatmıyacağım.
Neyse uçaktan bir bildiri atı İti. Kötüsü aramızda bir çoğunun okuma yazması yoktu. Kim okuyor kim okuyamıyor derken aramızda okumayı bilenler çıktı. Bildiri de afin çıktığını teslim olun uyarısı vardı, ya- vaş, yavaş insanlar teslim oldu. Bizi toplayıp Hozat’a getirdiler, oradanda Harput’a getirdiler. Şimdiki Ela- zığ’a insanlar peri perişandı. Yatağımız yorganımız yoktu. Üst başımız perişandı. Hepimizi toplayıp ha- mama koydular. Kadın erkek demeden saçlarımızı sıfıra vurdular ve bizi dağıttılar. Ve biz Alaşehire düş- tük. Elazığ’dan çeşitli yerlere insanları dağıttılar.
İnsanların birbirinden umudu kesilmemişti. Kim- lerin ölü, kimlerin sağ kala- cağı belli değildi. Herşey bir belirsizlik içindeydi. Bir umutsuzluk çökmüştü insan- ların yüzlerine. Geldiğimiz yerde toplu bir handa kaldık. Başımızda polis vardı. Bizi kaldığımız yerde çeşitli görevlilere teslim ettiler. Daha sonra herbirimizi bir köye dağıttılar. Orada da muhtara teslim ettiler. Köy- de muhtara teslim ederken, çeşitli talimatlar verildi. Muhtar bizden tam beş yıl sorumluydu. Bize göz kulak olacak. Bizim kaçışımızı engelleyecek. Kaçma durumunda bütün sorumluluk muhtara yüklenmişti. Eğer bir yere gidilecekse muhtardan izin alınacak. Muhtar izin vermezse gidilmeyecek. Örneğin; Pazara alış verişe çıkacaksın muhtardan izin alman gerekiy- or. İzin alıyorduk pazara çıkıp alışverişimizi yapıp eve dönüyorduk. Nereye gitmemiz gerekiyorsa mut- laka izin alıyorduk. Bu hadise 4-5 yıl sürdü. Ondan sonra serbest kaldık.
Sürgündeyken kardeşimi keybetmiştim. Onu sürekli arayıp duruyordum sağdan soldan sorup duruyordum. En sonunda onu zengin kodaman bir adamın yanında buldum. Kardeşimi bir takım vaatler vererek onu kandırmış. Parasız pulsuz çalıştırıp duruyormuş. Onu bulduğumda 3-4 yıl geçmişti. Onu almak kolay olmadı. Bayağı mücadele ettik. Kar- deşimi almak için dilekçeler verdik, resmi müracat- larda bulunduk, fakat; Bir netice alamadık, alamayın- cada kardeşimi kaçırmaya karar verdim ve kaçırdım. O zamanlarda bir yamyamlar meselesi vardı. İnsan- ları kaçırıp götürüp şiş, kebap yapıp yiyorlardı gibi vs. söylentiler vardı.
O zengin kodaman adam bizim ismimizi yam- yama çıkardı, civar köy ve kasabalarda dedikodu al- dı başını gitti.
Jandarmalar beni alıp karakola sorguya götür- dülür. Sorguladılar. Ordan da kaymakama götürdüler. Kaymakamda sen çocuk kaçırmışsın. Gibi so.ular sordu sorguladı. Bende kaçırmış olduğum çocuğun kardeşim olduğunu, kaç yıldan beri kayıp olduğunu ve izini bulduğumuzda zengin bir şahsın yanında bedava çalıştırıldığını, kardeşimi bana vermediğini, durum bundan ibaret olunca, çeşitli yerlere müracat- larda bulunduğumu, dilekçeler verdiğimi bir sonuç alamadığımı kaymakama bir, bir anlattım. Ancak yinede kolay olmadı. Nüfus kağıdı vesaire işlemler yapıldı. Uzun uza diye bürokrasi işleri sürdü gitti, ve en sonunda kardeşimi almaya hak kazandım ve kar- deşim bizimle birlikte kaldı/’
Sizi sürgüne gönderdikleri zaman yerleşim acısın- dan niçin her haneyi farklı bölgelere gönderdiler?
Hıdır Amca “ Devlet, bizim birbirimizden irtibat sağlamamamız için her türlü yöntemi denedi.
Bizim öncelikle geriye kaçışımızdan korkuyordu. Neticede geriye kaçanlarda çok olmuş. Bizim bir araya gelerek isyan çıkaracağımızı geriye kaçacağımızı, çeşitli planlar yapacağımızdan kork- tuğu için sanırım, böyle bir yönteme başvurmuş ola- bilir.”
Son olarak Dersim insanına ne söylemek ister- siniz?
Hıdır Amca “Vaila ne diyeyim. Her birimiz bir yere düştük. Bir gün ölsek, cenazemize dahi kimseler gelmeyecek, haberleri olmayacak. Xızır yardımcımız olsun ne diyeyim...”
Sürgünü yaşamış , yürekten yanmış, özlemle dol- muş insanlarımız; Onlardan daha iyi kim tarif ede- bilir di ki gerçeği ...
Şükrü Dayı: “Ben sanmıyorum ki kimse benim kadar Dersim’i çok özlesin. Bugüne kadar buraya ait birtek rüya görmedim. Burada her taşı, her ağacı, her tepeyi Dersim olarak görüyorum. Her sabah kalk- tığımda şu karşı tepeyi Tapik Dağ’ı, Bozdağı’na bak- tığımda Yılan Dağı’nı, Karşı dağlara baktığımda ise Munzur Dağlarını görüyorum.
Salihli’nin şu düz ovasına baktığımda da Ovacık canlanıyor gözümde”
*Bu röportajı dergimiz adına; Hüseyin Ayrılmaz, Yeter Koçaslan ve Mehmet Duma gerçekleştirdi.
|