Dersim Bayragi..
Sey Riza

Dersim jenosidini
Anma Gunu
Her Yil

12 Temmuz

baner

Sabiha Gokcen
Ataturkler Bir Omur
Anilari Kaleme Alan Oktay Verel

2. Basim Altin Kitaplar 1996 Istanbul
Sayfa 111-126

BİR KUTSAL

GÖREV,

BIR KUTSAL

HEYECAN

Dersim Harekâtı

ve

Namusumu Koruyacak Silah!

Savaş meydanlarından gelmişti Mustafa Kemal... Yedi düvele karşı savaşarak, kan ve barutların arasından, şehit çocuklarımızın kara topraklar üzerinde gözlerini kendi elleriyle kapayarak, ağızları köpük köpük olmuş çatlayan atların sırtından inip şahlanan atların sırtına binerek bugünlere gelmişti.. Onun ülkeyi ve ulusu bölenlere, kendi çıkarları için Türkiye'nin huzurunu kaçıranlara asla müsamahası yoktu..

ESKİŞEHİR ASKERİ TAYYARE OKULU'NDA EĞİTİM İKİ YILDI.

ATATURK'ÜN DE DEDİĞİ GİBİ BURADA HEM ASKERİ DİSİPLİN

EGEMENDİ, HEM DE HAVACILIK DİSİPLİNİ.. BU İKİSİNİ BİRDEN

BENİMSEYENLER ÇOK ÇABUK ORTADAN SİLİNİP GİDİYOR. LARDI. Nüveyre öğretmen ile Hatice Bacı benim en büyük destekleyicim idi.. Okuldan dönüşte zor bir gün geçirdiğimi bildikleri içjn önce istirahatıma, sonra beslenmeme dikkat ediyorlar, bütün bunlar yerine getirilince de çalışma masasına çağırıyorlardı. Tabii, nazari derslere geceleri de evde devam etmeye mecburdum.

Bana burada da özel bir uçak tahsis edilmişti. Öğretmenim yine Muhittin hoca idi. Çok akıllı, çok bilgili, çok ta sabırlı bir insandı Muhittin Hoca.. Uçuşta «postalar» diye tabir edilen gruplar vardı. Yani, bir öğretmen üç dört öğrenci alır, bunlara uçuşu öğretirdi. Bir öğrenci günde en çok bir buçuk saat kadar uçabiliyordu. Oysa, ben Muhittin hocanın tek öğrencisi olduğumdan diğerlerinden daha çok uçmak, daha çok deney sahibi olmak şansına sahiptim. Burada ilk bakışta bana «iltimas» yapıldığı fikri doğabilir. Bu fikre kesinlikle ka-pılmamanızı rica ederim. Çünkü Atatürk, çok zamanlar kendisi için bile ayrıcalık gösterilmemesini söylemişti, bunu yapanları huzurundan ve çevresinden uzaklaştırmıştı. Evet, Muhittin Hoca'nın tek öğrencisiydim, benim için özel bir de uçak yapılmıştı ama, bunun bir nedeni vardı..

Benim uçağımla başkası uçamıyordu! Boyum kısa olu-duğundan uçağın pedallarına özel ekler yapılmıştı. Bunlar yerlerine iyice oturtulduğundan uçağı benden başkasının kullanabilme olanağı yoktu. Pedalları söküp takmak mümkün değildi. İşte benim şansım da bu idi. Belki de hayatta biraz kısa boylu olmam ilk kez işe yaramıştı. Uçuş sürem fazla olduğu için de okuldaki bu uçuş dönemi programımı diğer arkadaşlarımdan daha önce bitirerek «yalnız uçuş» brövemi aldım.

Brövemi aldığım günün ertesinde Eskişehir Birinci Tayyare alayına verildim. Orada da sabahları uçuş yapıyor, öğleden sonra daha bir üst düzeyde okulda derslere devam ediyordum. Birinci Tayyare Alayı'nın ikinci bölüğünde görev yapıyordum. Bu görevler savaş uçakları ile yapılıyordu. Örneğin keşif filo uçuşu ve atışlar gibi. O tarihte alayda Brege (19 - 7) uçakları vardı. Bunlar zamanın bombardıman uçakları

Ben hem bunlarla uçuyordum, hem de Amerika'dan alınan tek ki-.0 Hog avcı uçakları ile göreve gidiyordum. Şunu belirtmeliyim ki, skeri uçaklarla havalanmanın, görev yapmanın, savaşa hazır çakmalarda bulunmanın, bazı harekâta fiilen katılmanın çok daha .yd bir zevki, çok daha ayrı bir heyecanı vardır.. Bunu tadanlar bilir-

Alayda ayrıca tabye dersleri de alıyordum. Tam bir subay gibi ye-

liştiriliyordum. Bir gün Polonya'dan alınan yine tek kişilik ve yine avcı yçağı olan bir Pezetel'le göreve çıktım. Uzun süre uçtum. İşim bitince inişe geçtim. İşte ne olduysa o sırada oldu. Uçak ters donuverdi. Hem de oldukça sert bir şekilde sırtüstü yere yapıştı!.. Buna havacılıkta «kapotaj oldu» denir.. Neye uğradığımı anlayamamıştım. Oysa Pe-zetel'ler o yıllarda bu gibi kazaları çokça yapıyorlardı. Nitekim bir süre geçince bunlarla uçmak yasaklanmıştı. Evet, ne diyordum? Neye uğradığımı anlayamamıştım.. Bu sert ters dönüşten fena halde hırpalanmıştım. Birden ortalık mezar karanlığına bürünüverdi. Ne oluyorduk? Bu karanlık da neyin nesi idi? Etrafımda birtakım heyecanlı sesler, aceleci konuşmalar duyuyor fakat hiç kimseyi göremiyordum. Yoksa kör mü olmuştum? Bir de bu felaket de mi gelecekti başıma? Arkadaşlar beni güçlükle çıkardılar uçaktan. «Dur Gökçen..» dediler. «Sakın heyecanlanma!» Bunu söylemek kolaydı.. Nasıl heyecanlan-ınazdım? Nasıl korkmaz, nasıl üzülmezdim? Dünyam kararıyordu.. Ebediyen karanlıkta yaşamaya mahkûm olabilirdim. Böyle bir körlük yaşamımdaki her şeyin sonu olurdu. Bütün vücudum zangır zangır titriyordu.. Hayır, korkudan değil, üzüntüden..

Doğruca hastaneye götürdüler. Uzunca bir muayeneden geçtim. Sakinleştirci bir iğne yaptılar. Saniye sektirmeden tedaviye aldılar. Korktuğum başıma gelmemişti. Geçici bir körlüktü bu. Bazı uçucularda görülen bir durum. Konuyu derhal Atatürk'e aksettirmişler. O da beni bir uçakla istanbul'a göndermelerini emretmiş. Mevsim yaz olduğundan kendisi Florya deniz evinde hem çalışıyor, hem de istirahat 6%ordu. Gittiğim gün köşkte iki göz hastalıkları profesörünü beni bek-ler durumda buldum. Uzun uzun muayene ettiler. Nihayet içimi ferahlatan, Atatürk'ün de endişelerini yok eden cümleyi çıkardılar ağızlarından : «Geçici bir durumdan başka bir şey değil; sapasağlam maşallah!»

Bir akşam üzeri çay içerken Atatürk hayatından son derece memnun şöyle konuştu :

«Türk Hava Kurumu ulusal görevini yerine getiriyor, Türk-kuşu'nda gençler artık istikbalin göklerde olduğu inancı içinde yetişiyorlar.. Bir de uçak teknolojisini Türkiye'ye getirebilirsek artık gözüm açık gitmeyecek Gökçen.. Evet, sonunda savaşı bugün için piyade bitirir ama, geleceğin savaşları hep göklerde olacak. Göklere kim egemense savaşı da o kazanacak.. Hatta belki de bugün gördüğümüz en güçlü uçaklar bile o gün birer oyuncak gibi kalacak yeni uçakların, yeni silahların yanında.. Bir ülkeden bir ülkeyi dövebilecek, kendi insanını yitirmeden karşı ülkenin insanını yok edecek silahların yapılmayacağını söyleyebilir misin? Savaş teknolojisi acımasızca ilerliyor.. Biz saldırgan, başkasının toprağında gözü olan bir ulus değiliz. Ama başkasına da verecek bir karış toprağımız yok.. Emperyalizm bizim inançlarımızın, kitabımızın, dışında kalan bir konudur. Böyle olmasına rağmen, memleketimizi, toprak bütünlüğümüzü, bağımsızlığımızı ve özgürlüğümüzü korumak için her gün savaş olacakmış gibi ordumuzu, savaş araçlarımızı ve gereçlerini hazır bulundurmaya mecburuz.. Düşmanlarımızın Türkiye üzerine besledikleri gizli ve menhus emeller henüz bitmiş değildir. Bu bugün için böyleyse, yarın için de böyle olacaktır. Yalnız askeri havacılığın değil, sivil havacılığın da bu savaşlarda önemli rol oynayacağını şimdiden görür gibi oluyorum. Kadınlı erkekli, cesaretinden bir nebze kaybetmemiş bir millet olarak ayakta durmalıyız..» Çayından birkaç yudum aldıktan sonra yüzüme dikkatle bakarak sordu :

«Gökçen, gerçi vereceğin cevabı biliyorum ama, bir kere daha senin ağzından duymak isterim bunu..»

«Emredin Paşam!.»

«Savaşta nasıl bir görev almak isterdin?» «Uçağımla düşman hedeflerini dövmek, düşman uçaklarını düşürmek, ülkemi bunlardan korumak..» «Peki ölümden korkmuyor musun?» «Hayır! Hele memleketim ve insanlarım için olursa!.» Paşa bu kez yüzüme daha başka bir şekilde bakıyordu : «Ölümden korkmadığından emin misin?» «Eminim Paşam!.»

Bunun üzerine birden cebinden bir tabanca çıkardı. Namlusu pırıl-pırıl yanan bir tabancaydı bu. Yeni temizlenmişe benziyordu. Silahı bana uzatarak:

«Al bakalım şu tabancayı Gökçen..» dedi. Sesi silah kabzası kadar soğuktu.

«Bunu şakağına daya ve tetiğe bas! Unutma ki beynine saplanacak olan bir kurşun artık seni benden alıp götürecektir!.» Ciddiydi bunları söylerken. Silahı aldım. Şakağıma dayadım. Gözlerimi Atatürk'ün gözlerinden ayırmadan tetiğe bastım. Küçük bir «tısesi çıktı. Alnımdan terler boşanıyordu! Sınav bitmişti. Korku duvarını başarı ile aşmıştım. Atatürk yerinden kalkarak yanıma geldi. Silahı elimden aldı. İpek mendili ile terlerimi sildikten sonra alnımdan öperek: «Gökçen..» dedi. «Sen tam bir Türk kızısın..» Sonra devam etti: «Havacılıkta sana güvenim tam.. Daha çok çalışmanı istiyorum.. Seni tek başına dış ülkelere göndereceğim uçağınla. Hatta Avusturaîya'ya..»

1937 yılı ilkbaharında bir sabah görev uçuşundan döndüğümde bölük arkadaşlarımda sevinçli bir heyecan gördüm. Bunun nedenini sorduğumda hiçbiri kesin bir yanıt vermediler. Ancak tüm konuşmalardan ve faaliyetlerden önemli bir şeylerin olduğunu anlamak mümkündü. Sonunda kendisini yakın bulduğum bir subay arkadaşı köşeye sıkıştırarak:

«Ben de sizden biri değil miyim? Ben de sizler gibi eğitim görüyor, uçmuyor muyum? Beni bir düşman gibi görerek sır vermek istemeyişinizin sebebi nedir Allah aşkına?» diye sor-' dum.

O bu soruma şu yanıtı verdi:

»Elbette bizden birisin Gökçen.. Ancak emir var. Bu konuda konuşulmayacak. Sanırım sabah erkenden gidiyoruz. Bir harekâta katılacağız..» »Bir harekâta mı?» «Evet..» «Nerede?»

«Dersim'de! Burada küçük bir başkaldırma varmış. Bunu bastırmak için kafi emir aldık..»

Öğreneceğimi öğrenmiştim. Görünüşe bakılırsa beni Dersim harekâtının dışında tutuyorlardı. Hemen bölük komutanımızın odasına koştum. «Komutanım..» dedim, «Ben de Dersim harekâtına arkadaşlarımla birlikte katılmak istiyorum..» Komutan bir süre yül züme baktıktan sonra: «Senin hakkında böyle bir kararı ben vermem Gökçen..» dedi; «Alay komutanı emir verirse gidebilirsin..» Aldığım bu yanıt çok gücüme gitmişti. Çünkü bölükte arkadaşlarla her görevi birlikte yaparken bir ayırım gözetmiyorlardı. Burada ise onlardan kopuyordum elimde olmayarak.

Bu kez alay komutanı Zeki beyin odasına çıktım. Komutan Zeki Doğan gerçekten de son derece değerli bir insandı. İsteğimi dikkatle dinledikten sonra: «Gökçen, bu önemli bir harekâttır..» dedi; «Ve sen bir kızsın.. Üstelik de Atatürk'ün kızısın.. Bu nedenle oraya gidebilmem için bizim karar vermemiz imkânsız.. Şayet Atatürk izin verirse, tabii sen de diğer arkadaşlarına katılıp vatani görevini yaparsın..»

Bunun üzerine bana bir uçakla iki saat izin vermesini rica ettim.1 Ankara'ya bizzat giderek durumu Atatürk'e anlatacağımı söyledim. Anlayışlı bir askerdi. İsteğimi yerine getirdi. Uçağıma atlayıp doğruca Ankara'ya gittim. Beni o saatte ve heyecanlı bir şekilde gören Paşa durumu hemen anlamıştı. Oturmamı işaret ederek :

«Niçin geldiğini biliyorum Gökçen..» dedi. «Ama bu harekât içi boş bir silahı şakağa dayayıp tetiği çekmeye benzemez!.» Düşünmeden yanıt verdim :

«O silahı ben dolu olarak kabullenmiştim efendim.. O gün beni cesaretimden dolayı övmüştünüz. Bu sözlerinizde samimi idiyseniz şimdi bana bu görevin verilmesini için emir buyurunuz..»

Yüzünde bir ışık yanıp söndü :

«Peki..» dedi. «Madem ki bu kadar istiyorsun ben sana izin veriyorum.. Ama Sayın Maraşel Çakmak'a da bir kere sormamız lazım.. Bu bir askeri harekâttır. Eğer o müsaade ederse gidersin.. Yalnız şunu unutma, sen bir kızsın. Alacağın görev oldukça çetin. Aldatılmış bir eşkıya çetesiyle karşı karşıya kalacaksın. Onların da ellerinde birtakım silahlar var. Uçağın arıza yapacak olursa mecburi inişe geçecek ve sonunda onlara teslim olacaksın. Bunun ne demek olduğunu başına gelmedikçe bilemezsin.. Bu takdirde ne yapacağını düşündün mü?»

Ona şu yanıtı verdim :

«Hakkınız var.. Nihayet altımızdaki bir uçak. Her an arıza yapabilir. Düşebilir, çakılabilir.. Şayet böyle bir şanssızlık olursa, hiç merak etmeyin, ben kendimi onlara canlı olarak teslim etmem..»

Sözlerim Atatürk'ü çok duygulandırmıştı : «O halde ben sana kendi kullandığım tabancayı vereyim Gökçen..» dedi. «Çünkü sen onunla daha iyi nişan alabiliyorsun!» Ve daima yanında taşıdığı, İstanbul'da Florya deniz köşkünde şakağıma dayattığı Simitvesson'u uzatarak şunları söyledi :

«Bu kez içi doludur dikkatli ol.. Umarım kötü bir durumla karşılaşmazsın. Fakat herhangi bir zamanda senin şeref ve haysiyetine dokunacak bir olayla, bir durumla karşılaştığında hiç tereddüt etmeden bu silahı ya karşındakine karşı ya da kendi beynine boşaltmaktan asla çekinme!»

Tabancayı aldım; önce Atatürk'ün elini sonra da silahı öptüm : »Paşam..» dedim, «Bu sözlerinizi ömür boyu unutmayacağım ve sözünüzü mutlaka tutacağım!.»

Burada, yeri gelmişken, kısaca tabanca konusuna değineceğim.. Atatürk'le zaman zaman atış talimleri yapıyorduk köşkte iken. Kendisi bana bir Simitvesson armağan etmişti. Atış sırasında birlikte nişan almamızı isterdi. Ne yazık ki ben bu konuda pek becerikli olamıyor, isabet kaydedemiyordum. Bir gün kendi tabancası ile isabetli atışlar yaptım ve her seferinde hedefi vurdum. Bunu görünce: «Senin tabancanın namlusu kısa olduğu için iyi atışlar yapamıyorsun. Oysa benim tabancamla her seferinde hedefe girdin..»

İşte Dersim harekâtından önce tabancasını bana vermesi bu olaydan ileri geliyordu. Bilindiği gibi harekâta ertesi sabah gidilecekti. Atatürk, Dersim'e gidebilmem için Sayın Fevzi Çakmakla temas ederek yazılı bir izin belgesi almıştı. O zamanlar uçaklar örneğin Eskişehir'den Elazığ'a gidebilmek için iki defa benzin ikmali yapıyorlardı. İlk ikmal Ankara, ikincisi ise Kayseri oluyordu. Bu nedenle ben o gece Eskişehir'e dönmedim.  Onlara Ankara'dan katılacaktım.  Durum  komutana bildirildi. O gece sofrada Dersim harekâtı ve aldatılmış kişilerle ilgili bazı konular üzerinde durulduktan sonra Atatürk arkadaşlarına : «İşte yine Türk kızına görev düştü..» dedi. «Bizim Gökçen uçağı ile Dersim harekâtına katılacak yarın sabah.. O artık bir genç kız değil bir genç askerdir.. Arkadaşlarından geri kalmayacağından, görevini bihakkin yerine getireceğinden ben nasıl eminsem, sizler de emin olmalısınız.. Bunun ne derece tehlikeli bir şey olduğunu biliyor. Ama göreve gönderilmediği takdirde böyle bir ayrımın onun en çok sevdiği meslek olan havacılık mesleğinden kopmasına neden olabileceği düşüncesindeyim.. Yetiştiği ocakta bu gibi hallerde göreve koşması öğretildi kendisine. O halde? O halde şafakla beraber Dersim harekâtına katılacak.. Haydi şimdi sen git yat, bir güzel uyku çek.. Sabah erkenden kalkacaksın..»

İzin isteyip odama çıktım. Işığr söndürüp yatağıma yattım. Ellerimi yaşımın arkasına kenetleyip düşünmeye başladım. Tavanda savaş alanları görür gibi oluyordum. Bu isyan hareketinin nedenleri, aldatılan zavallı insanların çıkar için kurban edilmeleri bir bir gözlerimin önünden bir sinema filmi gibi geçiyordu.. Bu ne kadar sürdü bilemiyorum. Dalmışım.

Gözlerimi açtığımda Atatürk'ü başucumda buldum. O hiç yatmamıştı:

«Haydi çocuğum, vakit geldi!.» dedi.

Kısa sürede hazırlanarak hareket ettik. Atatürk'te benimle birlikte geliyordu havaalanına. Hemşireleri de bizimle beraberdi. Hemen hemen hiç konuşmadık desem yeridir. Paşa biraz heyecanlı, biraz da endişeli gibiydi.. Hayır yanlış söylüyorum; endişeli değil üzüntülü idi.. Belki de bu işin sonunda benim dönmeme ihtimalimi düşünüyordu. Eskişehir'den gelen subay arkadaşlar Atatürk'ü karşılarında görünce çok sevinmişlerdi. Bu büyük insanın kendilerini uğurlamaya gelişi mo-rellerini yükseltmişti. Paşa hepsinin ayrı ayrı ellerini sıkarak teker teker konuştu. Gönüllerini aldı. Küçük savaş anıları anlattı. «Bakın..» dedi. «Gökçen de sizinle beraber gidiyor.. Bunun anlamı Dersim harekâtına kadınlı erkekli hepimiz katılıyoruz..»

Bizler de Ata'nın ellerini öperek uçaklarımıza bindik ve mutlu bir şekilde Ankara'dan havalandık.. Atatürk uçaklar tamamen gözden kay-boluncaya kadar alanda kalarak bizleri izledi..

1 Mayıs 1937 günü Elazığ Vertetik alanına indik. Karargâhımız orası idi. Harekâtı Diyarbakır Alay Komutanı Feyzi Uçaner idare ediyordu. Bizim bölüğümüz takviye için istenmişti. Gelen bölükte benim de bulunduğumu öğrenen o tarihte ordu müfettişi olarak orada bulunan paşa ile eşi beni karşılamaya gelmişlerdi..

Harekâta katılan tek genç kız bendim. Üstelik de bunu bir havacı olarak yapıyordum. Bu nedenle paşalar beni kendi evlerinde konuk ettiler. Arkadaşlarım ise özel hazırlanmış lojmanlara alındılar. Bu lojmanlar ve çadırlar havaalanının hemen yanında bulunuyordu. O gece geç saatlere kadar Dersim'deki olaylar üzerinde duruldu. Üst rütbeli

subayların hepsi aynı kanıda idiler: «Bu ayaklanmayı çok küçük bir topluluk kendi çıkarları için yapmışlardı.. Ulusumuzu bölmek, bu arada henüz yeni yeni kendine gelmekte olan genç Türkiye'yi yeniden büyük bir tehlikenin içine atarak parçalamanın yollarını aramak, yabancı devletlerle işbirliği yaparak kendi kötü ve çirkin emellerine erişmek!.» Buna hiç kimse uzak kalamazdı kuşkusuz. Ulusal Kurtuluş Savaşı gibi bir tarih destanı yazan, bu uğurda hiçbir özveriden çekinmeyen, kendi topraklarının sınırlarını kanı ile çizen bir ulusu bölmeye, onu yeniden bir serüvene sürüklemeye hiçbir güç yetmeyecekti.. Biz havacılar olarak olayı kökünden kazıyacağımıza inanıyor, bunu arkadaşlarımıza söylüyorduk. Karacıların da yüzlerinde, gözlerinde aynı inanç, aynı iman pırıl pırıl yaşıyordu.. Onlar daha düne kadar topsuz, tüfeksiz, aç, susuz düşmanla göğüs göğüse savaşmışlar, bir büyük Türkiye Cumhuriyeti'ni kurmuşlardı. Şehitlerimizin kani hâlâ topraklarımızın üstünde bir buhurdan gibi tütüyor, bize ne yapmamız gerektiğini hatırlatıyordu..

İnsan bir yandan da üzülüyordu elbet.. Biz, tek bir vücut olarak, Türküm diyen bir yüce birlik olarak savaşmamış mıydık düşmanla? Peki, şimdi neden oluyordu bu ayaklanmalar? Niçin Dersim'de aldatılmış zavallı bir grup silahlanarak anlamsız birtakım hareketlere yöneliyordu? Gerçekten de çıkar düşüncesi dışında bu soruya anlamlı bir yanıt verebilmek mümkün değildi. Su uyur düşman uyumaz derlerdi ya, doğru bir sözdü bu.. Düşman içerde ve dışarda uyu-, muyordu. Atatürk ayaklanmanın kesin olarak ve en kısa zamanda bastırılmasını, yapanların da en ağır bir şekilde cezalandırılmalarını emretmişti. Onun ülkeyi ve ulusu bölenlere, kendi çıkarları için Türkiye'nin huzurunu kaçıranlara karşı asla hoşgörüsü yoktu.. Savaş meydanlarından gelmişti Mustafa Kemal.. Yedi düvele karşı savaşarak, kan ve barutların arasından, şehit çocuklarımızın kara topraklar üzerinde gözlerini kendi elleriyle kapayarak, ağızları köpük köpük olmuş çatlayan atların sırtından inip şahlanan atların sırtına binerek bugünlere gelmişti.. Hayır! Türkiye, Türk ulusu yeniden böyle bir kan deryasına atılmayacaktı. Buna başta Atatürk olmak üzere hiç kimse izin veremezdi. Vermedi de..

 

Oralarda sabah erken oluyordu. Alacakaranlıkta uyanıp giyindim. Atatürk'ün verdiği silahı bir kez daha öpüp başıma koyduktan sonra belime taktım. O soğuk silah bana bir garip sıcaklık veriyordu. Onun silahı ile katılıyordum harekâta.. Bunun çok başka bir anlamı vardı benim için. Moralim erkek arkadaşlarım kadar yüksekti., meydana vardığımda arkadaşlarımı da hazır buldum. Hepsinin yüzü cesaret güneşi ile aydınlanmış gibiydi. Alay komutanı bizi toplayarak o günkü ödevlerimizi harita üzerinde en ince ayrıntısına varıncaya kadar açıkladı. Hepimiz bütün dikkatimizi onun sözlerine vermiştik. Komutanın konuşması bitince, bizler de yapacağımız görevi kendisine tekrarladık. Bakışlarından kendisini cankulağı ile dinlediğimiz için memnun olduğu belli oluyordu.

Son sözü şu oldu :

«Bugün sizi genç Cumhuriyetimizin en şerefli vazifelerinden biri bekliyor.. Bu Cumhuriyete ve Türk ulusuna, onun mutluluğuna, aydınlığına kastedenlerle çarpışacaksınız. Bunun idraki içinde olduğunuzu memnuniyetle ve gururla görüyorum.. Gerektiğinde seve seve ve gözkırpmadan şehit olabileceğinize de inanıyorum. Atatürk buradan beklediği iyi haberlerin geleceğinden emin olduğu içindir ki Ankara'da müsterihtir.. Şunu da hemen ifade etmeliyim ki, büyük kurtarıcımız ve başkomutanımız, bu harekâtın bastırılması sırasında sizin yanıbaşınızda, yüreğinizde ve damarlarınızdaki kanda yaşayacaktır.. Hepimize başarılar dilerim. Silahlarınızı yanınıza aldınız mı

Hep birlikte başarı dileklerine «sağol!» dedikten sonra, sorusuna ellerimizi silahlarımıza götürmekle yanıt verdik. O gün bana verilen görev oldukça önemli bir keşifdi. Ayaklananların bulundukları yerleri, arazi durumunu en kısa süre içinde saptayarak geri dönecektim. İki saat kadar uçtuktan sonra meydanımıza dönerek komutanımıza gerekli raporu verdik. Yapılan görev sağlıklıydı. Komutan hayatından memnun bir şekilde gülümseyerek : «Gökçen seni kutlarım!» dedi. «Tam bir Atatürk kızı gibi görev yaptın. Getirdiğin bilgiler bize ışık tutacak nitelikte.. Şimdi git, biraz istirahat et.. Daha yapacak çok işimiz var.. Anlaşılan bu adamlar dağlık bölgelere iyice yerleşmişler.. Kendilerine göre sözümona bir gerilla savaşı vermeye niyetleniyorlar. Sabah erkenden tekrar uçacaksın.. Bunun kaç gün süreceğini kestirmeme imkân yok.. Ama görevimizi tam olarak bitirmeden, şerefle yerine getirmeden buradan ayrılmayacağız..»

Hazırlanan plana göre ben bir gün rasıt, (gözleyici) bir gün pilot olarak uçuyordum. Günler bu şekilde geçip gidiyordu. Ayaklananlar pabucun çok pahalı olduğunu yavaş yavaş arılıyorlardı. Oldukça kapalı bir havada tekrar göreve çıktım.. O gün pilot olarak görev almıştım. Bu gibi havalarda uçmak oldukça tehlikeliydi. Hatta çoğu zaman uçakların motorlarını öğretmenlerimiz çalıştırmazlardı bile.. Ancak bu bir eğitim uçuşu olmadığından, her koşul altında görev yapmaya çalışmamız gerekiyordu... Dediğim gibi kapalı ve oldukça sert bir havada uçağımızın tekerlerini yerden kestik. Belirli bir yere kadar gittikten sonra her birimize verilen bölgeyi tarayarak görevi yerine getirecektik.

Ben bana verilen bölge üzerinde uçtum. Rasıtım da kendisine düşen görevi yaptı. İkimiz de emirleri yerine getirdiğimiz için memnunduk ama, hava giderek daha da bozuyordu. Bulutların içinde kalmıştık birden.. Olduğumuz yerde durmadan ispiral yapıp duruyorduk. Buna ne kadar süre devam edebilirdik? Bir ara rasıtım sigara paketine bir şeyler yazarak bana uzattı. Şunları yazmıştı : «Eğer hava böyle gidecek olursa paraşütle atlamak için hazırlanalım!» Belki bunu yaz-makta hakkı vardı ama, bulunduğumuz yer tam ayaklanmaların yoğun olduğu bölgeydi. Atladığımız anda bizi yakalayıp olduğumuz yerde öl-dürmeleri işten bile değildi. Atatürk'ün gözleri hâlâ kulaklarımda çın-: lıyordu: «Sana kendi silahımı vereceğim Gökçen.. Çünkü sen onunla daha iyi nişan alabiliyorsun.. Bu kez içi doludur, dikkatli ol., umarım kötü bir durumla karşılaşmazsın. Fakat herhangi bir zamanda senin şeref ve haysiyetine dokunacak bir olayla, bir durumla karşılaştığında hiç tereddüt etmeden bu silahı ya kar-şındakine karşı ya da kendi beynine boşaltmaktan asla çekinme!»

Elbette çekinmeyecektim.. Hava koşulları durumumuzun hiç de parlak olmadığını gösteriyordu. Altımızdaki uçak da o zamanların ilkel uçaklarından biriydi. Böyle havalara daha fazla dayanabilmesine ola-nak yoktu. Arkadaşlarımın hakkı vardı. Düşerek parçalanmaktansa, paraşütle atlayıp bir çıkış yolu aramamız en doğru hareket olacaktı. Ancak önce de belirttiğim gibi, ayaklananların tam üstünde bulunuyorduk. Bizi kolay kolay ellerinden kaçırmayacaklardı. Oysa, daha yaşamamız gerekliydi. Yapacak çok işimiz vardı. Bir avuç havacıydık buralarda.. İşin bir başka tarafı da, uçağımızın ancak üç saat havada Kalabilecek kapasitede oluşu idi. Her geçen dakika aleyhimize oluyordu. Bir yandan hava bastırıyor, uçuş olanağı ortadan kalkıyor, bir yandan da yakıtımız tükeniyordu. Çabuk bir karar vermemiz gerekiyordu. Ne yapmalıydık?

Birden bulutların arasında bir ışık belirir gibi oldu. Derhal o ışıktan yana uçmaya başladım. Rasıtım da bu ışığı görünce heyecanlanmıştı. Evet bir ışık vardı ama, biz nerede olduğumuzu bilemediğimizden, ışığın da kimlere ait olduğunu kestiremiyorduk.. Ansızın ateş hattının içine düşebilirdik.. Birkaç dakika böyle uçtuktan sonra bulutların içinden çıkıverdik. Rasıtım etrafı iyice tetkik ettikten sonra yerimizi tayin ettiğini yine sigara paketine yazdı : «Yirmi dakika uçabilirsek bizim meydana inebiliriz!» İkimiz de derin bir nefes almıştık. Demek Allah bize yardım ediyordu. Sağ salim geriye dönecek, ertesi gün tekrar memleket hizmeti için göklere çelik kanatlarımızla yükselebilecektik..

Evet, tam yirmi dakika sonra, yakıtımızın son damlalarını da harcayarak meydanımıza döndük.. Meydanda pek içaçıcı durum göze çarpmıyordu. Bütün uçaklar çok gecikmişlerdi. Başta komutanlar olmak üzere herkes merakla bizleri gözlüyorlardı. Abdullah Paşa ile i eşi, uçağımız yere iner inmez bize doğru koştular.. Abdullah Paşa : «Çok şükür sizler de sağ salim dönebildiniz..» dedi. «Sizden önce bir uçağımız daha döndü. Uçak pilotu Teğmen Vahit yaralanmış. Onu hemen hastaneye kaldırdık. Uçağına atılan mermi koluna isabet etmiş. Kurşun kolda kalmış. Ameliyat edildi. Sanırım tehlikeyi atlatacak.. Şimdi sıra üçüncü uçağın inmesinde.. Onların da yakıtları ha bitti, ha bitecek.. Şayet aşağıdan bir isabet almadıysa yakıtsızlıktan zorunlu inişe geçebilir.. Bu havada yere sağlıklı bir iniş yapsalar bile, düşmanın kendilerini yaşatacaklarını sanmam..»

Bütün bunları çok büyük bir soğukkanlılıkla söylemişti Abdullah Paşa.. Eşinin gözlerine baktım. Dolu dolu olmuştu. İyi bir asker karısı olduğu halde, böyle olaylara pek tahammül edemediği belliydi. Onu teselli etmeye çalıştım : «Şayet şehit düşerlerse, bu onlar için en kutsal bir ölüm tarzı olacaktır efendim.. Ben de lalettayin bir şekilde ölmektense şehit düşmeyi yürekten isterim.. Üzülmeyiniz..» Bu sözlerim üzerine gözyaşlarını silerek beni yanaklarımdan öptü: «Haklısın Gökçen..» dedi. «Bir şerefli ölüm olur bu. Ama insan dayanamıyor nedense..»

Hepimizin gözleri havadaydı. Bir umut ışığı görebilmek için dikkat kesilmiştik. Üçüncü uçağın da meydana kazasız belasız dönmesi için dua ediyorduk. Bütün kötü ihtimalleri düşündüğümüz halde, bunu açıkça söylemekten, konuşmaktan kaçınıyorduk. Sadece Abdullah Paşa tam bir asker gibi açık açık konuşmuş, durum değerlendirmesi yapmıştı. İşin garip tarafı o her şeyi açık açık söylerken, bizim içimize en ufak bir korku bile düşmemiş olmasıydı. Ulusal bilinç tüm harekâta katılanlara egemen olmuştu.

Herkesin yüreğini hoplatan bir sesle birden bağırmaktan kendimi alamadım : «Döndüler! Geliyorlar!. Geliyorlar!.» Sevinçle birbirimize sarıldık.. Uçağa doğru koştuğumuz sırada erlerimizin bir koyunu yatırıp kurban etmekte olduklarını gözyaşları içinde gördük.. Görülecek bir manzara idi bu.. Meğer onlar, bu Mehmetçikler, daha bizler havada iken bu adakta bulunmuşlar. Çok geçmeden bölükçe doğru hastaneye gittik. Yaralı arkadaşımız Teğmen Vahit'i ziyarete.. O da henüz ameliyattan çıkmış, yeni yeni kendine gelmişti. Bizi görür görmez ilk sorusu şu oldu : «Bütün arkadaşlar salimen dönebildiler mi?» Başımızı salladık. Dudaklarında mutluluk yaşayan bir gülümseme belirdi. Tüm acısını unutmuştu bile. Türk ordusunda görev ve arkadaşlık anlayışı buydu işte..

Vahit teğmenin beni çok duygulandıran bir sözünü yaşam boyu unutamadım. O durumda bile bana şunları söylemişti bu kahraman arkadaşımız: «Gökçen bu yarayı senin almanı çok isterdim kardeşim.. Seni bir gazi olarak görmek bizlere daha da büyük şeref kazandıracaktı.. Gazilik payesi sana hepimizden daha çok yaraşırdı.-» Vahit bir süre sonra iyileşerek hastaneden çıktı, kendisine ujray istirahat verdiler.. Teğmeni bu verilen istirahat çok üzdü, çok.. O tekrar uçmak, milletin ve memleketin bütünlüğüne kastedenlere ders vermek için çırpınıyordu.. «Beni görev yapma şerefinden yoksun bırakmayın!» diye çok direndi ama, komutan geleceği açısından kendisinin istirahat süresini doldurması gerektiğinde ısrar etti..

Burada Dersim harekâtının nedenleri ve sonuçları üzerinde duracak değilim. Ben bu harekâtta ülkemin verdiği görevi yerine getirmeye çalıştım arkadaşlarımla birlikte.

Dersim harekâtı bir ay kadar sürdü.. Hava harekâtı bitmişti. Haziran ortalarında da benim sınavlarım başlayacaktı.. Orada yapılan bir törenden sonra Ankara'ya döndüm. Meydana indiğim zaman Atatürk, hemşiresi ve Ata'nın birçok yakın arkadaşı beni,büyük bir heyecan ve coşkuyla karşılamışlardı. Ben uçaktan iner inmez doğruca Atatürk'ün yanına giderek elini öptüm. O da beni alnımdan ve yanaklarımdan öperek şunları söyiedi:

«Seninle iftihar ediyorum Gökçen! Yanlız ben değil, bu olayı çok yakından izleyen bütün bir Türk ulusu iftihar ediyor.. Genç kızlarımızın neler yapabileceklerini bir kez daha bütün dünyaya ispat ettiğin için övünsen yeridir.. Bilinmelidir ki, herhangi bir ayaklanma değil, en büyük ayaklanmalar, en büyük istila planları memleketimizi ve ulusumuzu bölemeye-cektir. Türkiye Cumhuriyeti'ne, Türk ulusunun mutluluğuna kastedenler hüsrana uğrayacaklar, hareketlerinin cezasını en ağır şekilde ödeyeceklerdir. Gelecek kuşaklara bugünleri en ince ayrıntılarına kadar anlatacak, içerdeki ve dışardaki düşmanlarımızın neler yapabileceklerini, nelere tevessül edebileceklerini anlatacak, öğreteceğiz.. Biz asker bir ulusuz.. Yedisinden yetmişine, kadınından erkeğine asker yaratılmış bir ulus.. Ancak bizim askerlik anlayışımız asla emperyalist düşüncenin yarattığı bir anlayış değildir. Biz başkalarının topraklarında, başka ülkelerin insanlarının mutluluklarında gözü olan bir topluluk değiliz.. Aksine, her ulusun müreffeh ve barış içinde yaşamasından yanayız. Bunun için de barışı destekleriz. Askerlik anlayışımız kendi ülkemizi korumak, kötü emeller besleyenlere karşı her zaman hazır durmak, hazır bulunmak felsefesi ile bağdaşmaktadır.. Bir zamanlar savaş alanlarında söylediğim söz, her zaman geçerli olacaktır: Hattı müdafaa yok, sathı müdafaa vardır. Bu satıh bütün bir mem-lekettir.. Barış amacı ile asker olan bir ulusun dünyadaki yeri barış bayrağının yanıdır. Bizim ne bir başkasının bir karış top. rağında gözümüz vardır, ne de bir başkasına verecek bir karış toprağımız.. Bunu şu vesile ile bir kere daha dünyaya du-yurmak isterim.. Türkiye bu topraklar üzerinde yaşayan bütün insanlarımızla bir bütündür.. Bu bütüne uzanacak eller, ister içerden gelsin ister dışardan, kırılmaya, kahrolmaya mahkûmdur..»