Dersim Bayragi..
Sey Riza

Dersim jenosidini
Anma Gunu
Her Yil

12 Temmuz

baner

Haydar isikSOYKIRIM SONRASI DERSİM

Haydar Işık
Kaynak: 
http://www.haydar-isik.com

 Tatlı anılar gibi acı anılar da kolay kolay unutulmaz. Dersim soykırımında, Kürtlerin “Tertele” dedikleri 1937 yılında dünyaya gelen bir çocuk, doğaldır ki bu acılı anılarla büyür. Oyuncaklar içinde mutlu, sorunsuz bir çocukluk değildi benimkisi. Çocuk gözlerle dünyayı algıladığım yıllarda, yani kırklı yılların başlarında; korku, açlık ve yoksulluk tüm hayatımızdı. Çok karın düştüğü, aylarca kar altında kaldığımız için, çocuklarının ilkbahara çıkamayacağından korkan  annem açlığımızı öldürmek için avuçla un çıkarıp ekmek veya bulamaç yaparak bizi yaşatmaya çalışıyordu. Onun; “Korkarım çocuklarım bahara çıkamayacak!” deyip ağlaması, öleceğim diye beni korkuturdu.
 

Kar kalkıp ‘Helige’ dediğimiz ot çıkınca, o yıl kurtulduk sayılırdık. Sonra kenger, sıng gibi ot ve köklerini yiyerek ayakta durduğumuz bitkiler ve dut zamanına çıkınca artık bolluk başlardı. Askerlerin korkusu ve baskısı korkunç olmalıydı ki, erkekler ailelerini geçindirecek çift süremiyor, hayvan besleyemiyorlardı. Bacaklarına kurşun bağlanmış gibi yavaş hareket ediyorlardı. Galiba korku içinde olmalılardı. Kış gecelerimiz katliamın otantik öyküleriyle geçerdi. Bize komşu AREZU (Areyan) aşiretimizin küçük ağası USE  MİRÇ bütün ailesiyle götürülüp katledilmişti. Hatta hizmetçi Kemiz’in kurtardığı bu aileden bir bebeğin, yapılan ihpar üzerine bulunup süngülendiği anlatılıyordu. Bu aileden yalnız bir ferdin Elazığ hapishanesinde hayatta kaldığı bir gerçeklikti. Katliam tanıkları olayları anlatırken, ağladıkları için, biz çocuklar da beraber ağlıyorduk.

            Asker, kasabanın güneyine düşen mahallemize geldiği zaman herkes girecek bir delik arardı. Köylüler “Eskere Romi” dedikleri Türk askerinden nefret ediyorlardı. Su veya ayran isteyen askere verilen tas, ya kalaylanıyor, ya da kum ve külle defalarca yıkanıyordu. “Tırk” ve “Eskere Tırk” kelimeleri hakaret olarak kullanılırdı. Nefret Dersim dağları gibi yüceydi.

            Biz Alevi Kürt olduğumuz için, Zerdüşt’ten gelen gelenekler sürdürülüyordu. Sabah güneşin ilk huzmelerinin düştüğü dal, taş veya duvar öpüldükten sonra uzun süre güneşe dualar yapılırdı. Dersimli Kürtler, bu dualarında “Önce diğer halkları kurtar, sonra da bizim çoluk çocuğumuzun elinden tut!” derlerdi. Alevi inancı ve Cem tutmak yasaklanmıştı. Ama her sene yine de cem tutulurdu. Ancak damlara ve tepelere nöbetçi koyarlardı. Babam “Amel” adını verdiği ve Arapça yazılı Kur’an benzeri bir dini kitabını deri torbanın içinde kalın taş duvara saklar sonra çamurla sıvardı. Bunun yasak olduğunu askerin görmemesi gerektiğini söylerdi.

            Her sene pir gelerek aileye konuk olur, dua eder ve koşullarımıza göre “Çılalıx” dediğimiz küçük yardımlar alırdı. Böylece hem aile mutlu olur, hem de pir görevini yapma huzuru ile ayrılırdı. Halk arasındaki sorunları cemaatle çözerdi. Komunal bir yaşam sürdürdüğümüzü söylesem abartmış olmam. İyi bilirim, yetişkin erkek sayısı bol olan komşular, hem çift sürmede, hem tarlaları biçmede zayıf olanlara yardım ederlerdi. Biz on aile kadardık. Her gün bir aile hayvanlardan sorumlu olurdu. Belli günlerde kurban kesilince, tüm ailelere dağıtılırdı. Bizden daha yoksul dul kadın akrabamıza, evimizde ne pişmişse mutlaka götürülürdü. Annem, o yemeden siz yemeyin derdi.

            Bizim kasabaya Kızılkilise (Nazımiye) derlerdi. Ermeni kilisesinin yıkıntılarını gördüm. Bütün Kürtçe ve Ermenice coğrafi isimler sonradan Türkçeleştirildi. Nazımiye’ye araba yolu yapmak üzere köylüler toplanıp zorla yol yapımında çalıştırılırlardı. Bunu “Yol vergisi” denen sanırım 16 TL olan parayı veremedikleri için yaptıklarını söylerlerdi. Ama izlenimim askerin güçlü erkekleri toplayıp götürdüğü yönündeydi.

            Terteleden sonra bir mezarlık suküneti vardı. Kasabada ne hapishane, ne de doktor vardı. Sıtma, verem en çok can alan hastalıklardı. Ben sıtmaya yakalanmıştım. Günaşırı nöbetler geliyor, zangır zangır titriyordum. Anemmin tek erkek çocuğu olmam nedeniyle bizim bütün ziyaretleri dolaşmamız olanağı oldu. Sıcak bir yaz günü yine ateş basmış titrerken, ulu bir meşe ağacının gölgesinde üzerime bir yorgan atıp uyutmuştu. Sonra aşağıda derenin kenarında “Sıtma Çeşmesi” dedikleri yerden bir bakraç soğuk su getirip, yorganı üzerimden atmış, uyurken üzerime dökmüştü. Korkunç bir şok ile uyanmıştım. Bu da kar etmeyince, iyileşmem için bir koyun kesip derisini yüzmüş ve beni çıplak olarak bu sıcak derinin içine sokmuşlardı. Çok ender askeri doktorlar geldiği de olurdu. Bunlar sıtma için kinin ilacı  veriyorlardı. Acı olduğu için tüm ısrarlara rağmen yutmuyor atıyordum. Bunlar da iyileştirmeyince annem DUZGIN BAVA dediğimiz kutsal dağa götürdü. “Eskete Celi” dedikleri yerde mağarada yatıyordum. Çok fena hastaydım. Gece uyandırdı ve cemi seyretmemi istedi. Büyük bir heyecanla yanan ateşin etrafında ceme duran Kürtleri ve ateş söndüren dervişi izledim. Buradan iyileşerek döndüm.

            Alevi Kürtlerin inançlarında bu yüca dağlar kutsal görülür, onlara dualar yapılırdı. Dağlar kendi aralarında kardeş, bacı, mısayip, baba oğullardı. Her birinin bir öyküsü vardı. Bu yüce dağların karşısındaki tepelere veya göründükleri boğazlarda taş yığınları vardır. Dağı gördüğü yerdeki taş yığınına, geçen yolcu bir taş koyar, dualar yapardı. Hasta olanlar, dertli olanlar, çocuk doğuramayan genç gelinler, dağları ziyaret eder kurban keser, büyük bir umut ve iç huzuruyla dönerlerdi. Dağların Alevi Kürtlerin yaşamı üzerinde büyük etkileri vardı. Duzgın Bava’ya yemin eden doğruyu söylemek zorundaydı. Bunun yanında güneş, ay ve ateş kutsal sayılırdı. Alevi Kürtler, hayvanlara kötü davranana Allah kötü davranır düşüncesinden hareketle tüm canlı yaratıklara yaşama hakkı verirlerdi.

            Yedi yaşında ilkokula gittiğim zaman Türkçe tek kelime bilmiyordum. Ama okulda Kürtçe konuşmanın yasak olduğu yukarı sınıf öğrencileri tarafından söylendi. Öğretmenimiz Sabahattin Ataöz adında bir Türktü. Oldukça sinirli ve elinde çubukla dolaşırdı. Kızdığına da sevdiğine de vururdu. Daha ilk gün bize:”Türküm, doğruyum çalışkanım....” andını tane tane içirtti. Eve dönünce Türkçeden başka dil konuşulmayacak diye tenbih ettiğini söylediler. Bu yıllarda çocuk kişiliğim iki parçalıydı. Bizimkiler Türkçe bilmedikleri için, biz çocuklar öğretilen türküler ve marşları bağırırken, Kürt çocuklarından ‘iyi Türk’ yapma çabası taban buluyordu. 1937/38 de halkımızın katliamında büyük rol oynayan kışlalar, bu kez asimilasyon için kullanılıyordu. Bir insana yapılan en büyük kötülük, o insanı anadilinden, kültüründen, sosyal çevresinden koparmaktır. Türk devleti, Dersimli Kürtleri katlettikten sonra, sağ kalanları da Türkleştirmek için uğraşıyordu. Okullar, yatılı kız ve erkek okulları, Kürdistan’daki Köy Enstitüleri biz Kürtleri devşirmek için hazırlanan kurumlardı. Bunda büyük ölçüde başarılı oldukları da söylenebilir. Sosyal köklerimizden koparılmıştık. Kürt olduğumuzu söyleyemiyor, Alevi olduğumuz için utanıyorduk, Kürtçe ise yasaktı. Zaten böyle bir dil yok diyorlardı. Öylesine bir eğitim bombardımanı altına alınmıştık ki, anne, babamızdan utanıyor, büyük bir değer eksikliği boşluğuna düşürüldükten sonra, Kürtlerin öz be öz Türk oldukları propagandasına inandırıldığımız için, kendimizi Türk görmekle adeta gurur duyuyorduk.

            Çocukluk yıllarımda Kürtlerin kağıt oyunları oynadıklarını ve içki içtiklerini görmemiştim. Ancak okullardaki asimilasyona paralel devlet fabrikalarında üretilen rakı, şarap ve bira bolca sokularak, Kürtlerin içmeye alışmaları sağlandı. Türkçe bile bilmeyen, köyünden dışarı çıkmayan köylüler, poker oynamaya başladılar. Karısının bileziklerini rehin koyanlar, tarlasını, değirmenini kaybedenler oluyordu.

“Sulukule Ekibi” denen halkacılar kasabaya geliyor, sarhoş erkekler bu kadınlarla gönül eğlendirirken, daha fazla Türkleşiyorlardı. Düşürülme hayatın her dalında sürüyordu. Rakı, kadın, ve kumar girdikten sonra Dersimliler giderek özünü kaybetmeye başladılar.

            Yetmişli yıllarda devlet sol siyasetleri Dersim’e sokarak, politik olarak Dersimlileri birbirine düşürdüler. Bu sol hareketler kutsal dağlarımıza, pir ve rayver kurumlarına, Kürtlüğe karşı durdular, hatta hakaret ettiler. Kürtlerin inançlarıyla dalga geçerken, aileleri, halkı bölmeye başladılar. Devlet katliam esnasında aşiretleri birbirlerine karşı kullanmıştı. Bu Türk sol örgütler de bir çeşit aşiretvari davranıyor, Kürtlerin Türk olduklarını gizli açık propaganda yapıyor, Kemalist rejimin devrimci ve ilerici olduğunu söylüyorlardı. Açık söylemeseler bile amaçları böyleydi. Dersimlilerin Kürt olmadıkları, öz be öz  Türk olduklarını ve Horasan’dan geldikleri anlatılıyordu. Halk cahil bırakıldığı için bu menfi propagandalar oldukça geniş çevreler tarafından destekleniyordu.

            1961 yılında doğup büyüdüğüm kasabada ortaokul müdürlüğü görevine getirilmiştim. Bir Pazar günü kahveye gitmiş, bir kaç arkadaşla radyonun önünde bir masada oturmuştuk. Ben radyoyu açınca, Erivan radyosunun Kürtçe müziği kahveye yayıldı. Bu sırada poker oynayan hakim Özdemir, yanında kaymakam, doktor ve malmüdürü de vardı, sert olarak: “Kapatınız onu Haydar Bey!”

“Neden kapatayım?”

“Yasak olduğu için kapatmanı istiyorum.”

“Sen Arjantin tangolarından hoşlanıyorsun, sana yasak değil, ben de bundan hoşlanıyorum, bana neden yasak?”

“Uzatma fazla, işte bu yasaktır.”

Derken iş inada bindiği için:

“Ben kapatmayacağım. İstersen kendin gel kapat!”

Hakim, Kürt düşmanı biriydi. Hemen kalkıp gelince çoğu Kürt olan kahve bir anda karışmaya başladı. Kavga çıktı ve bu devlet yetkileri kırık kafalarla dışarı çıkarıldılar.

            Yine bu yıllarda ders verirken jandarma gelip sınıftan öğrenci götürmeye çalışınca, vermediğim için bana düşman giderek çoğaldı. Bazı Kürtleri kendi tarafına çeken hakim ve kaymakam, benim Barzanici ve komunist olduğumu şikayet ettirmişti. Tek çare askere gitmekti ve öyle de yaptım. Kürtler benden önceki müdürün önünde şapka çıkarıp yerlere kadar eğilirken, ben kendilerinden biri olduğum için bana değer vermiyorlardı. Sömürge psikolojisi halkımızın iliklerine işlemişti. Kürtten bir şey çıkmaz, Kürt adam olmaz, yaygın kanıydı.

            Devlet hiç bir hizmet getirmediği halde çeşitli vergilerle halkı bunaltıyordu. Hayvan vergisi vermemek için insanlar hayvanlarını gizliyor, dağda bayırda tutarak tahsildardan   kaçırıyordu. Babam ahırda gizli bir bölmeye hayvanlarını gizliyordu. Halkın parası olmadığı için bu vergileri veremiyordu. Askere alınan Kürt gençleri, döndüklerinde bozuk Türkçe konuşur, askerlik anılarını anlatırken, Türk subaylarından dayak yediklerini kahramanlık gibi gösteriyorlardı. Bunların Kürtlükten uzaklaştırıldıkları izlenirdi. Bu asimilasyon kurumları Kürt erkeklerini önemli ölçüde  kapsadığı halde, Kürt kadınına henüz ulaşamamıştı. Bu durum TV ve yeni medya araçlarına kadar sürdü.

            Türk devleti, Kürt toplumunun Kürtlerle, Kürtlükle ilgili tüm bağlarını koparıyordu. Bunun için sol örgütleri kullanıyor, toplum içinde bir değer eksikliği, kendisine yetmeme, zayıf olma psikolojisi geliştirirken, bir yandan da Kürdün tarihiyle bağlarını koparıyordu. Bu Maocu, Stalinist sol örgütleri kullanarak, Kürt diye bir milletin olmadığını propaganda ediyordu. Diğer yandan bu örgütler, Zazacılık teziyle ortaya çıkıyor, Kürtleri Zaza ve Kurmanc diye bölüyorlardı. Zaza ve Alevi olanları, Şafii Kürtlere karşı, Şafiileri de Alevi Kürtlerle karşıkarşıya getiren eylemler yaptırıyorlardı. Korkunç bir dezenformasyon ve depolitizasyon ile Kürtlerin ulusal bilinç kazanmalarını engelliyordu.

Makineliye tutulup öldürülen insanların cesetleri altından sağ olarak kurtulan birinin Kürtçe olan adı “Hıdır” ı değiştirip, Türkçeleştirdiğine bizzat tanık oldum. Bu adam devletin ispiyoncusuydu. Yine doğru dürüst Türkçe konuşamayan, Türkçe okur yazar olmayan bir Dersimlinin adı “Keko” yu bırakıp Türkçe isim aldığını biliyorum. Katliamın ardından doğan çocuklara “Kemal” ismi verilmesi ise, bu dezenformasyon ve düşürülmenin başka bir boyutuydu.

            Doğup büyüdüğüm kasabada, devlet memuru olarak görev yapınca, bazı Kürtlerin; bunlar aşiret ağası veya nüfuz sahibi kişilerdi, verdikleri raporlarla devletten para aldıkları bana anlatılınca, şaşırmıştım. Hemen hemen her köy veya aşiretten birisi devlet için bilgi topluyordu. Kasabadaki eşraf, kaymakam, hakim ve diğer devlet memurlarıyla yan yana görünmek için çaba sarfediyorlardı. Kaymakamla kağıt oynayan veya hakimle rakı içen, Kürtlere tepeden bakarlardı. Devlet memurları ise, bunlarla dalgasını geçerdi. Kağıt oyununu seyreden bir yaşlı aşiret ağasına; “Anlat bakalım R.Efendi!” deyince o da bozuk Türkçesiyle: “Kaymaym Bey, biz Lozan’a telgraf çektik. Dedik ki, biz Türk kardeşlerimizi isterik.” Onların gülüşmeleri arasında ona bu tür şeyler anlattırılırdı.

            Önceleri birbirine dayanan yardımlaşan Kürt toplumu giderek birbirlerini sevmez, birbirlerini ihpar eder konuma düşürüldüler. Katliam emrini veren Kemal Atatürk, birden peygamber mertebesine çıkartılıp, posterleri evlere asılıyordu. Bir bakıma bir Yahudinin Hitler posterini evine asması gibi bir düşürülmüşlük geliştirildi. Tüm suç Şafii Kürtlere yüklendi.

            Köyenstitüsüne yazılmak için Elazığ devlet hastanesinden rapor almam gerekiyordu. Ruh doktoru Mutemet Yazıcıoğlu’na geldiğim zaman nereli olduğumu öğrendikten sonra, “Bak sen hayatta kaldın. Ama senin gibi binlerce çocuk ise katledildi. Ben o yıllarda Dersim’de doktordum.” dedi. 1962 yılında askerlik yaptığım Erzurum’da 52. Tümende yedek subaydım. Bir gün deli dolu at sürerken; bir çavuş, Tümen komutanının geldiğini söyleyince, attan düşmüştüm. Subay olduğum halde askerden korku bu kadar derindi. Yanıma gelen general: “Nerelisin?” diye sorunca, “Tunceliliyim.” Dedim. Bunu duyan General Ali Fethi Esener birden kızdı. Selamımı beğenmemiş görünerek, kolumu bükmeye başladı. Bunun tesadüfen yaşayan Dersimlilere bir nefreti olduğunu anladım, ama bir türlü yanıt bulamadım bu davranışına.

            Bir gün kışlaya yakın köylere atla gezinti yaparken, duvarı dibinde dinlenen bir sofuyla sohbet ettim. Bu adam, kendisinin Dersim savaşına katıldığını, Hozat bölgesinde çok insan katledildiğini anlatınca, sorum üzerine, kendisinin hiç bir cana kıymadığını yemin ederek anlattı. O zaman emrinde olduğu Ali Fethi Esener’in katliamcı bir zalim olduğunu anlatınca, Generalin bana kinini anlamaya başlamıştım.

 

 

DERSİM SONSUZ BİR SEVDADIR !
Uluslararası komuoyu İkinci dünya savaşıyla meşgul olurken Dersim 1937/38 yılında, Türk devleti tarafından büyük bir katliamdan geçti. Halkın ezici ağırlığı kökenleri Zerdüştlüğe dayanan Alevi inancına mensup olup barışsever ve doğaya saygılıdır.
Değişime açık, çağdaş ve ilericidirler.Osmanlılardan Cumhuriyet dönemine kadar zora-zülme baş eğmediler. Sistemin çürümüşlüğüne ortak olmayı da reddettiklerinden daima hedef alındılar.
Dersim kesintisiz bir direnme diyarıdır. Her  karış toprağında kefensiz yatan binlerce şehidi vardır.
Son yıllarda kimliklerine daha çok sahip çıkarak ulusal bilinç açısından daha çok gelişmişlerdir.
Dersim doğasıyla bir yeryüzü cennetidir desem abartmış olmayacağım. Yüce karlı dağlarından akan soğuk sularında, balıkların şahı olarak kabul gören alabalıkları vardır. Şellaleler, krater gölleri, binbir çeşit bitkisiyle, yabani hayvanlarıyla insanı büyüleyen bir coğrafyadır.
Halkın kolonyalistlerden çektiği acıları sözler anlatmaya, kalemler yazmaya yetmez. Bundan ötürü açlık, yokluk ve yolsuzlukla dize getirilip teslim alınmak istenmişse de; bu halk hiç bir zaman onurundan taviz vermemiştir. Dersim yanık bir kılamdır, bitimsiz bir destan ve sonsuz bir sevdadı
r