|
Coğrafya ve Sosyoloji
Zazalar'm memleketimizin içinde en sık oturduğu yerler Murat ile Fırat'ın arasıdır. Fırat adeta keskin bir sınır teşkil eder. Onun poyraz ve batı kıyılannda Zaza'ya az tesadüf edilir. Fakat Murat öyle değildir. O Muş ovasını geçip dağlık mıntıkaya girince bütünüyle Zaza olan bir kesafetin ortasından geçer. Genç, Çapakçur ve Palo halkı kamilen Za-za'dırlar.
Cenupta Kulp ve Lice kazalanyle Diyarbekir'e doğru Dicle suyu boyunca Zaza obalan ve köyleri görülür. Fırat ve Murad'ın birbirine çok yaklaştığı yerlerden Keban'a ve Samsat'a doğru sıklık seyrelir. Ve toprak açılmağa başlayınca bir tek bile Zaza kalmaz.
Toprağın tabiatına göre bölündüğü zaman Zazalar üç bölük gösterirler.
1. Munzur Suyu ve dağı uzunluğunca yaşıyan Dersim Zazalan ki bunlar daha fazla Fırat boyuna ve Erzincan ovasına bakarlar. Kendilerine Dersimliler ismi verilir.
2. Murat boyunca yücelen dağlann kuytu yerlerinde yaşıyanlardır ki kendilerine sadece Zaza denilir. Genç, Çapakçur, Palo, Lice Zazalan bunlardır.
3. Biraz daha alçak evlerde yan-göçebe bir hayat süren kısım da Dimili ismile anılır. Bunlar Diyarbekir surlan ile Karacadağ ve Derik arasında yaşarlar.
Bingöl'ün dört çevresinde Hınıs, Mutki, Çemişkezek, Pötürge, ka-zalannda merkezden aynlmış küçük Zaza kümelerine tesadüf edilirse de bunlann başhbaşına bir vasıflan yoktur. Siverek Zazalan bu kümelerin biraz daha büyükçesidir.
Zara ve Koçgiri'deki Kürtler de bu bütünden sayılmaz, onlar da Za-zalar'dır. Bugünkü mülkî taksimlere göre halkı kamilen Zaza olan kazalar şunlardır:
Palo, Çapakçur, Genç, Nazimiye, Mutki, Mazkirt, Siverek, Muş'un Valir, Lice'nin Hani, Pütürge'nin Gerger Nahiyeleri.
Zazası çok kazalann başında, Varto "Gümgüm"y\\ buluruz. Mama-
11
fih bu Varto ile Mutki, barındırdıkları insanların gerek etnografyası gerek tarihi yanında başlrbaşına bir âlem oldukları için ayrıca tetkike de-
Ötedenberi Diyarbekir şehrinde çalışan Zazalar'dan bazıları yerleşerek Diyarbekirli olmuştur. Bunların 300 haneden fazla bir varlık sahibi olduğunu söylerler.
Diyarbekir'de Karacadağ, Siverek ve Derik arasındaki köylerin hemen umumî Zaza'dır. Mutki, Varto, Lice, Kulp, nefsi Diyarbekir'deki kazaları, kasaba ve köylerindeki çokluk Kırmanç gibi bir dil konuşurlarsa da ileride dil bahsinde yazılacağı gibi bunlar dilini unutmuş ve Kırmançca konuşmağa başlamış Zazalar'dan başka olmamak gerektir.
Diyarbekir surlarına kadar genişleyen Dimili "Dumbili" aşiretiyle Mahal ve Mathinan'da Zaza'dır. Bu itibarla Zazalık hududunu Diyarbekir şehrinin cenubundan tutmak doğru bir hareket olur.
Sosyolojik görüşten Zazalar üçe ayrılır:
1. Göçer Zazalar "Göçebeler".
2. Yan Göçer Zazalar.
3. Yerli Zazalar.
Bu üç kışımın bellibaşlı yerlerini işaret etmek güççedir. Zaza yaşı-yan mıntıkanın hemen hemen her yerinde göçer, yan göçer ve yerli Za-za'ya rast geliriz .Toprak, yukanda izah edildiği gibi dalgalı çok kanşık olduğundan muayyen içtimaî şartlann genişçe bir sahada yerleşip hâkim olmasına imkân yoktur. Bununla beraber çöle ve dağ başına yakın olan Zazalar göçerlikten temamile vazgeçmişlerdir. Palo'da Bertiler, Lice'de Diçarlar, Dersim'in Ağdat yaylalanna ve Munzür'a yakın oturan obalann çöl ağzında yaşayan Dimili Mahal ve Methinan aşiretleri bugün de tam göçerdirler ve çadır hayatını dam altına tercih ederler.
Kasabalarda yaşayanlardan başka bütün Zazalar, kışı dam altında geçirdikleri halde yaz mevsimini yaylalarda, muvakkat barakalar ve yahut kıl çadırlar altında geçirirler. Hayatlan, bütün manasile yan göçer hayatıdır.
Zaza Kasabaları: Siverek, Hani, Palu ve sade bu üçü, hatta Hani, nahiye merkezidir. Bunlardan başka medenî hayata geçmiş ve Zaza ka-
12
sabası yoktur.
Zaza yaşayan sahanın içinde Siverek, Hani ve Palu'dan başka kasabaların bir kısmında Türkçe, bir kısmında Kınnançca konuşulur. Çar-sancak, Pertek, bir vakitler Dersim Vilâyetine merkez olan Hozat, Çemişkezek, Osmaniye, Çermik Türkçe; Lice, Kulp, Varto Kırmançca konuşur.
Nazimiye, Mazgirt, esasen kasaba değildirler. Tam Dersim'in göbeğinde ve Munzur çayının üzerindeki Ovacık kazasında sade ve tatlı bir Türkçe ile beraber Zazaca da konuşulduğunu gördüm. Dil bahsinde bu kısım tafsil edileceğinden bu birkaç satır coğrafi bilgiyi tamamlamak için ilâve edilmiştir.
Yaşayış
Zazalan bir de mezheplerine göre ayırmak zarureti vardır. Çünkü mezhep burada her iptidaî yerde olduğu gibi bütün sertliği ve keskinli-ğiyle hüküm sürer. İleride Kızılbaşlann hususiyetlerini araştmrken bu görüşten bir bölme bize farklan daha iyi ayırtedebilmek kolaylığını verecektir. Mezhep, Zazahğı gerçekten parçalamış ve karanlık bir kin vicdanının kölesi kılmıştır.
Mezheplerine göre de Zazalar üçe aynlır:
1. Şafiî Zaza,
2. Alevî Zaza,
3. Ne olduğunu bilmeyen Zaza.
Şafiî Zazalar Murat suyu boyunca yurt tutmuşlardır. Muş ovasından Elaziz ovasına kadar ve cenupta Dicle boyunca Diyarbekir'e kadar uzanırlar. Bir yanlan Karacadağ üzerinden çöle iner.
Alevî Zazalar Bingöl'den başlayarak Fırat'ın sağ sahilini takiben Malatya toprağına kadar genişler ve Sivas ilçelerine kadar dayanırlar.
Ne olduklan bilinmeyen Zaza'lara gelince. Onlan Mutki'de Sasun ve Şırnak'ın medeni insanlara kapalı ve vahşi kısır kayalıklannda buluruz. Ne olduklanm, neye inandıklannı kendileri de bilmezler. Bu taksimlerden sonra Zaza'lan fert ve cemaat olarak ayn ayn tetkike çalışacağız. Mutalea ve mukayeseyi kolaylaştırmak için Zaza mıntıkasını
gösterir bir Harita ile Zaza yaşıyan köy ve kasabaların isimlerini gösterir cedvel ilavesi faydalı görülmüştür.
Bu günkü Zazalar; tamamiyle dağ insanı, ekseriyetle çobandırlar. Çetin ve kısır dağ başlarında dağınık bir halde yaşadıklarından iptidaîliğin hemen bütün hususiyetlerini muhafaza ederler. Dam altına girmiş olmalarına rağmen gözleri geçit vermez, korkunç dağ başlarındaki kayalıklardan ve vahşi meşeliklerden ayrılmaz. Onları oraya bağlayan iplerin ucu hâlâ kalplerine takılıdır. Zaza, göçebe, binaenaleyh derbeder olmağı sever. Fakat bu muhabbette Kırmanç gibi muannit değildir. Her ne şekilde olursa olsun şehir ve köy hayatına derhal intibak etmiş Zazalar da görülür. Dağlarına ve derbederliğine dönmeyen Zaza'nın şehirde bir şehirli gibi yaşadığına hatta biraz da ileri gittiğine şahit oluyoruz.
Küçük san'atkâr ve işçi olanlara! maharetinden şikâyet edilmez fakat işte sebat edeceklerinde, doğru olacaklarına muhitin şüphesi hem kat'i hem umumîdir.
Altı ay zarfında kibarca bir evin işlerini kavrayan Zaza kadını bir evde ancak altı ay sebat edebilir. Bu kararsızlığı dağ hayatının kalbinde ve vicdanında bıraktığı tesirden başka bir şeye hamletmek doğru olmaz. Zaza'yı tabiat dağ mahlûku olarak yaratmıştır. O zeki, müstait, uysal cemaatına karşı samimi, sıcak ve sokulgandır.
Ziya Gökalp, "Kürt Aşiretleri Hakkında Sosyolojik Tetkikler" ismini verdiği bir eserinde (bu eser matbu değildir) Zaza'lann bu halini aşağıdaki satırlarla tesvir etmiştir: "Zazalar şehirlerde yerleşince şehirlere mahsus teknikleri öğrenmekte büyük bir istidat gösterirler. Mesela Diyarbekir'e gelen Zazalar furunculuk, kadayıfçılık gibi hirfetleri öğrenebilirler. Bahçevanlıkta da büyük bir maharet gösterirler. Mühendisler taş kırdırmak için, bahçe sahipleri bahçe kazdırmak için Zaza amelelerin gelmesini beklerler. Çünkü bu gibi işlerde çok maharetleri vardır. Fakat manevî işlerde Kırmançlar daha çok kabiliyet gösterirler."
Zaza çok yalan söyler, çok aldatır. Mamafih bu kusuru ancak bir maharet telâkki ettiği içindir ki yapar ve neticesine sıkılmaz. Duyulmı-yan mahirane hırsızhklariyle öğünür. İptidaî dağ insanlan gibi bunlar da mübalağayı bediiyyettan sayar. Yalan ve dolanı zekâ çapkınlığı, hırsızlığı da çevikliğin ve cesaretin hakkı telâkki eder.
Bununla beraber Zaza hem korkak hem mütecaviz olmak gibi iki zıt
14
kusuru birarada cemedebilmiştir. Korkak aynı zamanda mütecaviz kimse eğer Dersim gibi, Çapakçur gibi kervan konmaz yol uğramaz yerlerin adamı ise pek yaman bir şeydir. Ve Zazalar bunun içindir ki her zaman zararlı ve tehlikeli olmuşlardır. Çünkü bunlar yurtların gizlendiği dağ kümesi gibi muhtelif tabiatları bir arada gösterebilen kimselerdir.
Şayanı hayret bir zekâ asarı gösterdiği halde Zaza çok zaman bir çocuk kadar kolay iğfal edilir ve fevkalâde tehevvür eden Zaza'yı bir kuzu yumuşaklığana düşürmek için asgarî derecede metanet kâfi gelir.
Dağ başında kahramanlardan mürekkep bölükler nümayişile gezen Zazalar hareketlerini iyice takdir etmiş iradeli bir karakol kumandanının korkusunu üç konak ötede duyarlar. Buna rağmen Zaza daima şımarık, daima itaatsizdir. Çünkü onun için bir günde otuz defa kafa tutmak ve otuz defa boyun kırarak özür dilemek işlerin en kolayıdır.
Çok merhamet dilendiği halde hiç merhamet hissi duymaz. Ha tü-fengini bir insana, ha tahrasını bir meşeye havale etmiş, onca aralarındaki fark hesaba bile değmez.
Zaza para canlıdır da. Bunu kazanmak için hem çok çalışır, hem çok asılır. Kırk para için kırk türlü dolap kurar çirkin bir kısmıklık ve keskin bir tama gösterdiğine herkes kanî ve şahittir. Böyle olduğu halde derbederliğine uc bucak bulunmaz ve iki yakasının bir araya geldiği görülmez.
Zazalar, gerek Dersim'de, gerek Çapakçur'da olsun uzunca boylu mütenasip azalı, kumral saçlı ve beyaz tenlidirler. Erkekleri, Ermeniler derecesinde olmamakla beraber yine kıllı sayılabilir. Çokluğunun kafatası yuvarlağa yakın sobedir (Mezosefal). İçlerinde (Mongoloit)lere de tesadüf edilir.
Kadınlar umumiyetle güzeldir. Erkek ve kadın Zaza hemen her zaman için güler yüzlü ve şen görülür. Sohbetlerinde sıcaklık ve dostluk vardır. Samiler gibi gürültüyü ancak paralı mevzularda yaparlar, yoksa umumî hayatta asıl bir Turanlı durgunluğu ve sessizliği gösterirler.
Tütüne fazla düşkündürler. Eline geçiren küçük yaştan itibaren içmeğe başlar. Otuz beşini, hele kırkını geçen her Zaza kadınının ağzında bir çubuk görürsünüz. Tütün içebilenler artık tamamiyle erkekleşmiş sayıldığı için erkek toplanmalannda ve onlann günlük sohbetlerinde yer ve hisse sahibidirler. Zaten Zazalar'da kadınlar erkekten kaçmaz, fazla
15
olarak genç Zaza kadınının bütün cemaat hesabına bir borcu vardır ki o da umum için süslenmek ve şen olmaktır. Bir Zaza kızı evlenene kadar bütün Zazalar'ın çocuğudur. Herkes onun her hali ile alakadar olur. Bu derbeder insanların gençliğe ve güzelliğe karşı hissedilir derecede muntazam bir incizaplan vardır. Erkek çocukların da delikanlı olana kadar çocuklarına hatta şımarıklıklarına bilerek ve zevk duyarak katlanırlar.
Geçim
Zazalar levent ve düzgün vücutludur. Rielerini (ciğerlerini) şişiren hava, kanında dolaşan su, tabiat nimetlerinin en temizlerinden olduğu için sıhhatlan da iyidir. Halbuki bu insanların çoğu pek az gıda alır. Ekseriyetin serveti iki keçi vç bir merkepten yukarı çıkmaz. Günlerce ekmek ve sıcak yemek yüzü görmedikleri vardır. Herhangi bir ova kö-yündeft sürülen bir koyun veya keçi sürüsü Zaza dağlarına girdiğinin haftasında birdenbire ortadan kalkar. Aç mideler onları derhal hakla-mıştır. Bir koyun veya keçi çalan Zaza geyik parçalayan arslan gibi onu derisine ve tırnaklarına kadar yer yutar. Bir oturuşta bir kuzu yuttukları gibi haftalarca, aylarca sade bir ayranla da geçindikleri vardır.
Hırsızlığa çıkan Zaza'nın "Bilhassa Dersirnli" belinde bir tahrası, sırtında bomboş bir dağarcığı bulunur. Canı kadar aziz tuttuğu kıymetli bir şey daha var ki, onu görmek kabil olmaz. O şalvar uçkuruna bağlanmış bir parça "kurut "tur. Kurut çok tuzlu bir ayranın suyu tehir edilerek komprime haline getirilmiş hulasasıdır. Zaza acıkınca bir pmar başına çöker tahrasiîe bu taş gibi sert maddeden bir miktar koparır, dağarcığına atar. Ve üzerine de su doldurarak ufacık dağarcığı bir müddet cakalar ve sonra ağzını kendi ağzına yerleştirerek içindekileri mideye boşaltır, içtiği şey tuzlu, köpüklü buz gibi ayrandır.
Ancak bu şekil ve kuvvette gıdalanan bacaklarında kendini üç gün ötedeki ova köylerine götürüp getirecek saldırmak için, kaçmak için koşturacak ve çaldığı malı sırtlayıp taşıyacak kadar derman da vardır. .
Bu aç insanların bazen birleşerek çete teşkil ettikleri de görülür. Di-yarbekir, Muş ve Elaziz ovalarına Erzincan düzlüklerine bakan dağlardan Sünni ve Alevî Zazalar küçük çeteler halinde aşağılara inip ova köylerine dehşet salarlar. O zaman arsız inatçı ve yapışkandırlar. Muharrikleri daha fazla açlık olduğu için yalınız midelerinin emrine uyarlar.
Nadiren mukabele görürler ve tenkil ekeriya Zazalar hesabına mühim bir zarar kaydetmez. Binaenaleyh umumî ve siyasi kıyamlara da cür'et ettikleri vakıdır. Şeyh Sait kıyamı Sünni Zaza'lann Koçgiri İsyanı Alevi Zaza'lann bu neviden iki hareketidir. Tedipleri kadar ayaklanmaları da kolay olan bu insanlar epeyce zamandan beri böyledirler. Ve galiba epeyce zaman da böyle kalacaklardır. Filhakika eğer içtimaî şartların mülahazasız ve hesapsız pençesi bunların da yakasına yapışmaz ve asrî iktisaadın cazibesi merkeze doğru kuvvetile bunları da dağlardan aşağı çekmezse şüphe yok ki bugünkü hayatlanridan ayrılmazlar. Çünkü kısır dağların perakende sekenesinde mide boş, kafa boş ve günün saatlan bomboştur. Midelere açlığın, kafalara hürafatın zehiri ve saatlara işsizliğin mel'un ve fasit kuruntusu aktıkça onların iyi olması hakk-ı hayat tanıması düşünülmez.
Teogoni ve Felsefe
Bir an karnı doyan Zaza yalçın kayaları tırmalayarak uçan rüzgârın çelik kanadında kendini göklere çok yakın bir kartal kadar hakim ve bağsız görünce ancak mutlak hürriyetle duyulan mukaddes bir gurur hisseder. Mahiyeti itibarile hakikatan mukaddes olan o hürriyt dağlıya dimağının teşekkülü nisbetinde basit ilhamlar verir. O basit ilhamların nağme halinde uçuşu ovalının tatmadığı zevkin musikisini teşkil eder. O zaman dağlı; tamamiyle ayrılmış bambaşka âlemlerin tafdil edilerek yaradılmış mümtaz bir mahluk'tur. Mücerredat ile alakası hiç şüphe yok ki bambaşkadır. O ezeli kudretin tecellisine şahittir. Ve zaten tecelli onu memnun etmek için vukua geliyor. İşte her şeyin haliki olan tabiat mukaddes kitabın sahifeleri gibi esrar ve ilham dolu hatlarile ufuklara doğru serilmiş duruyor. İşte erilmeyen noktadan kainatı oynatan kudret ufuktaki sisli ve silik varlıklar gibi bu esrarlı ilhamı perdeliyor. İfadesi muğlak, mütaleası müşkil bu kâinatın içinde işte ben yani insan, hakikat, ayan zahir ve calî olarak bulunuyorum. Binaenaleyh her şeyin üstünde ben varım. Hürmete, ibadete, ancak ben lâyıkım. Ve hiç şüphe yok ki Hak münhasıran benim varlığımdır. Buradan itibaren insana tapmak başlıyor. Bilinmeyen noktalara bağlı akıl ipleri bâltalanmıştır. Şeriat ve Allah kanunları yoktur. Bir hazret var ki adı dün de insandı bugün de insan.
16
17
Bugünkü Zazalar'ın hemen hepsi mahiyeti bundan ibaret olan bir din taşımaktadır. Filhakika yekdiğerinin düşmanı olan Alevilikle Nak-silik arasında korkunç farklar görülürse de her ikisinin menba-ı maksadı tamamen yekdiğerinin aynıdır. Her ikisi de binnetice adama tapar. Yalnız biri "patriarchal"dır diğeri ise nesep ve sülale güder.
Riyazattan zikir mümaresesi ve esrar istiğrakından Allah'lık meziy-yeti kazanmış bir Nakşibendi şeyhiyle haddizatında Allah olan Ali'nin sulbünden türemiş bir Alevî seyyidin tapılmak nokta-i nazarından hiç bir farkı yoktur. Her ikisi de mabuttur, her ikisi de gök ve Allah ile temas halindedir. Zaten mazide Zazalar'ın hemen hepsi toptan insana tapardı. Ve insan, Melamiler'in de dediği gibi "Miclayi ilâhi1' yani Allah'ın ayinesi idi. (Fususülhikem)
Düve Din Değişmesi
"Zaza'nın dili Fars kırmasıdır, îpi-sapı olmayan uydurma bir lisandır" diye tarif edenler belki aklanmıyorlar. Kırmançca'dan başkadır. Onlar konuşurken çok uzak diyarların evladını işitir gibi olursunuz. Filhakika Zaza dili ne Kırmançca, ne Farca ne Hintçe ne Kürtçe'dir. Gürcü diline asla benzemez. Çerkez'lerin muhtelif şive ve lehçeİeriyle ölçülmesine imkân yoktur. Avar dili ile fonetik bir akrabalığı var gibidir. Zaza çokluk Türkçe Kırmançca yırlar (yırlamak lağenni etmek -şarkı söylemek - demektir). Alevî Zaza'lann ilâhileri, naitleri methiyeleri hep Türkçe'dir. Hele Ovacık'ta Koçuşağı içinde o kadar fasih ve düzgün Türkçe konuşulur ki şaşmamak elden gelmez. 928 senesinde Ovacık'ta Munzur suyunun kenarındaki kampımızda görüştüklerimin hemen hepsi açık ve pürüzsüz Türkçe konuşuyordu. Saz şairi bize başka hiç bir maksadı olmayan Türkçe sevgi sarkılan okudu.
Vardım odasına kahve pişirir Kınalı parmakla fincan döşürür. Gel beri gel beri gül yüzlü dostum Uydun el sözüne selamı kesdin.
Beyitleri ne kadar berraktır. Sonra Gazi ve Gazi inkılâbını metheden bir manzume okudular ki o ıssız dağların bu perakende cemaatına bu
18
kadar ince fikrin ve hissin nasıl ve nereden geldiğini uzun uzun düşünmek lâzım geliyor. Manzumeyi bizzat nazmeden şair sazla ve âşık ma-kamiyle okudu:
- 1 -
Bir Harp sardı dünyayı Bütün arz u semayı Türkiye Halaskarı Yad et Gazi Paşayı Alkışla Türkiye'yi Muhakkak kurtaracak Bütün bu Asya'yı
NAKARAT
-2-
Açtı İstiklâl Harbi Düşmana urdu darbı Hak müyesser eyledi Kurtardı Şarkı Garbı Ne zannettin Türkiye'yi Titretti Avrupa'yı Muhakkek kurtaracak Bütün bu Asya'yı
NAKARAT
- 3 -
Cumhuriyet kurdular Tekemmülât gördüler Kudretini görünce Düşmanlar hep durdular NAKARAT
19
sa Zaza dili de bu gidişle yerini bir gün Kürtçe'ye terkedecek gibi görünüyor. Çünkü Zaza başka lisanı çabukça öğrenir. Kırmançlar'sa başka lisanı geç ve güç öğrenirler. Zazalar'ın halk edebiyatı fakirdir. Kır-mançlar'ın halk edebiyatı ise çok zengindir. İhtimal ki Zazalar'ın yabancı lisanları kolay öğrenmesi milli harsın zaif olmasındandır. Kır-mançlar'ın kolay öğrenmesi de milli harsın çok kuvvetli bulunmasın-dandır. (Ziya Gökalp: Kürtler Hakkında Sosyolojik Tetkikat)
Ziya Gökalp, bütün Kürt lisanlarını tasnif ederken dört müstekil esasa vasıl olur: Kırmanç, Zaza, Şuran veya Kürân, Lur. Mamafih bu âlime göre bu dört lisan birbirine tamamiyle yabancı değildir. Hepsi Kürdî kadim namı verilen eski Kürtçe'nin müştaklarıdır. Neolatin li-sanlariyle Lâtince'nin ne gibi rabıtlan varsa Kürdiî kadimle bu yeni Kürt dili arasında o rabıtalar vardır.
Bana kalırsa* Kuranca ile Zazaca, kökte birleşen iki Zaza lehçesinden başka şeyler değildir. Ve Diyarbekir havalisinde konuşulan Kuran lehçesi Kırmançca'ya intibak etmiş Zazaca olmak gerektir. Noktai na-zanmı ileride Kürt dili hakkında tafsilat verirken izah etmeye çalışacağım. Bu itibarla Sünni ve Alevî Zaza'nın Türklüğe intibakı Kırmanç'm-ki gibi zor olmadığı hakikatma varırız. Fakat her ikisi de tekke ve tarikata son derecede bağlı ve bütün manasile köylü çoban ve iptidai olduğundan asri hayatimizin tesiri altına girerek Türkçe'yi öğrenmeleri güç olacaktir. Bunlann tekke ve tarikata son derece bağlı olduğunu söylemiştim. İddia edebilir ki Zaza, fısk ile taassubu kolayca ve hoşça birleştirebilen Müslümanların başında gelir. Şafiisi Kur'andan yalnız içkiyi meneden âyeti okumuş ve Müslümanlık işareti olarak da sakal ve bıyık şeklini öğrenmiştir. Alevi'ye gelince; o da kendini imam İsmail sünnetlerinden birine yani sızana kadar içmek ve uyuşana kadar esrar çekmek sünnetine vermiş ve Alevilik işareti olarak da sakal ve bıyık uzatmağı tanımıştır. Her iki kısım bunlann haricinde buyruk tanımaz.
Zazalar Alevilik'te Sivas içlerine, Şafiilik'te Lice, Kulp ve Karaca-dağ hattına dayanırlar. Şimal hudutlan Artvin, Erzincan ovalandır.
Bütün Zazalar'ı Birden Türkleştirmek Kabil Değil midir?
Bugünkü şartlar dahilinde nikbin olmak faide vermez. Ben ileride Zaza'nın Türk olduğunu iddia edeceğim, fakat bu iddiadan elime ne ge-
22
çer - Farzı mahal olarak onlara bu hakikati ayn ayn anlatmağa muvaffak olsam gene hiçbir şey kazanmış olmayacağım. Çünkü benden sonra Zaza gene Zazaca konuşacak, gene Zazaca yaşayacaktır. Muvakkat telkin ve propagandanın bu işte kâfi gelmeyeceğine inanmalıdır. Çünkü Zaza'ya "sen Türksün" dediğin zaman o size Kırmanç gibi "hayır ben Türk değilim" demez, hatta sizden atik davranarak "benim atalarım Horasan erlerindendir, ben tabii Türküm" cevabını verir, sevinirsiniz. Önünüzde nümayiş yapan köy çocuklan bir ağızdan Türkçe şarkılar da okurlar. Bu Karadeniz havalannın hangi poyraz kanadında uçup geldiğine şaşarsınız. Kürtlüğü asla kabul etmezler. Menfi tesir altında kalmış Zaza kızı aşkını inlerken...
Ben o Kürde varamam Ayağı çarıklıdır
diye feryat eder.
Şeyh Sait bir Zaza İsyanı yaptığı için Zazalar bir müddet biz Kürtüz demeğe başlamışlar ve bu suretle Zaza'lığı maskelemek istemişlerdir. Fakat hakiki Kürt isyanı olan Ağn hadisesinden sonra gene Zaza'lığa döndüler.
Ne olursa olsun bunlann hiçbiri bugün için Türk değildir ve kalben Türklüğe yabancı sinsi sinsi düşman ve Türklükten uzaktırlar. Aksini söyleyenlerin hakikata yaklaştıklannı kabul edemiyorum. Her iptidai cemaat gibi cesur, cömert ve bilhassa kuvvetli ve âdil kimselerin yani bu sıfattaki hükümet mensuplannın dostu hatta fedakâr dostu olurlar, fakat bu onlann Türk ve Türklüğe sadakati ve bağlılığı demek değildir.
Bununla beraber Zazalar bile bile Kürt de olmak istemezler. Palu'da Zazalıkla iftihar edenlere rast geldim. Dersimliler "biz Kerfiz" dedikleri zaman Kırmanç yani Kürt olduklannı hatırlamış değildirler. Bu kelime ile Aleviler, Türk yani Sünni olmadıklannı ve dağ adamlıklannı anlatmak isterler. Mezhebine göre değişmek şartıile Zazaca, Türk'ün sıfatlan şunlardır:
Efendi - Memur
Şeriatçı - Müslüman
Yan dinsiz
23
Ey Ali kulu eğer yüreğinde temizlik, vicdanında ferahlık istiyorsan, eğer kininden usandı isen ve kötülükleri yenmene istekli isen Munzur'un süt olarak kaynadığı zamanda çoluk çocuğunla gel ve o ilâhi sudan önce üç defa, sonra on iki defa ve ayrılacağın gün kırk defa iç.
Bu Oma'nın klasik Arya'dan kopup yayılan bütün Türk zümrelerinde vicdan olarak nasıl yaşamakta olduğunu bu kadarı isbata yeter, sanının.
Bakınız, Homa gazap ettiği insanlara nasıl ileniyor (ilenmek beddua etmektir):
Çocuksuz kalasın
Adın kötüye çıka
Tıpkı habis bir haydut gibi
Ey benim suyuma hor bakan{l)
27 senesinin yazında Munzur yaylasına geldiğim vakit not defterime şunları yazmışım: "Dersim Zazaları içinde Türklüğü koruyabilmiş bir aşiret içindeyim. Çok cesur ve biraz da haydut tanınan bu aşirete Koçusağı derler. İçlerinde yabancı olmadığımı seziyorum^ Çok güzel ve tatlı bir Türkçe konuşuyorlar. Dersim."
Aleviliğin kuvvetli dergâhlarından biri onlarındır. Şimdi o dergâhın eşiğinde bulunuyorum. Önümüzdeki mukaddes kayanın dibinde ve köpük halinde fışkıran Munzur suyu da mukaddestir. Munzur, Puzur gibi Sümerce olmak gerektir. Puzur'un Sümerce "sır" demek olduğunu Filip Selk yazıyor. O kaynakta Homa Allah'ın sırrı vardır; Tıpkı süt gibi beyaz ve koyu olarak kaynıyor, böyle Homa içkisi gibi kaynadığı müddetçe Munzur suyu bin bir derde devadır, onu içenler muratlarına ererler.
Dergâhın küçük ve örümcekli pencereleri bu kaynağa ve o mukaddes kayaya bakar sessizliğin heybetli bir heykeli gibi duran dergâh kapısından başlayarak ta ilk insana kadar götüren karanlık dehlizi ile hayâl kadar yavaş ve mânâsız dervişlerile hissi iptal eden ve insan beynini uyuşturan bir rüya yığını gibi duruyor. İçinde istiğraki inliyen bir sükût haykırıyor.
Esrar dumanı ve mukaddes Homa'nın çok kutlu yoldaşı Soma dağla-
(l)DasTrankOpfer
34
n, Soma bizim rakımızdır. O da mazide Homa ayarında mukaddes bir içki ve mabud idi, içinde canların Allah'a erdiği bu mabed Munzur'un kaynağında bulunmakla öğünür. Çünkü o kaynakta Homa'nın sütü vardır.
Ham taş devrindenberi tapılan Allah ve yapılan ayını aynen burada görüyor gibiyim. İşte kirden yüz kılları keçeleşmiş ve çapaklı gözlerinde sinekler yuva yapmış şu ihtiyar, Sümer ve Elam mabetlerinden uyuşturucu maddelerin yardımıyle Allahlık kudreti kazanan sihirbazın da kendisi değil midir?
Kapının içinden beni gözetleyen Hoca'nm koca bıyıklan kıpırdadı ve maksatsız bir eda ile seslendi.
Oğlum mübarek sudan içtin mi? Ve cevap beklemeden ilave etti; ona hor bakmağa gelmez çoluğuna zarar gelir. Tekkenin içinde yöneldikten sonra da kendi kendine, "Ne mutlu içenlere, ne devlet erenlere" dedi ve yürüdü. Gölgesi tamamiyle eriyene kadar dehlizin kenarlığı içinde takibettim.
Acaba bu pîr bir Sümerî "sangu" su değil miydi? Onun "sip" olması da kabildir. Fakat Dersim'de yüksek ruhani sülaleler bulunduğunu öğrenmiştim. '7n"a ve "sin"'e kökleri çok eskiye varan aileler vardır. "İn"de mukaddes ağacı muhafaza eden Ali Ağa, Ağdad tepesinde Hızır Sultanı bekleyen Seyit Rıza onlardandır. Sango ve Saip, Soma dilin-ce Rahip demektir. Aralarındaki fark Sangular'm hükümdar sülaleye mensup olmasıdır.
İhtiyarın sözlerinden de anlaşılacağı gibi Homa mabut yontulmamış taş devirlerinden beri huyunu değiştirmemiştir. Gazap edince insanın çocuğunu alıyor ve neslini kurutuyor.
Müslümanlar bilhassa ümmiye uyduktan sonra korkunç bir şekil ve heyet almış olan bizim umacımız da şüphe yok ki bu eski ve yeni Ho-ma'ya mensuptu. Belki bizzat kendisi idi.
Homa'nın nerelerde ne zaman ve ne biçimde tanınmış olduğunu bir dereceye kadar öğrenmiş bulunuyorum. İleride eski ve yeni âyinleri öl-çüleştirirken bu Homam'yı tekrar tanıyacağım.
Zazalar'da Mezhep Farkı
İlk tanıdığım zaman Zazalar için şu satırları kaydetmiştim. Zazalar,^ Türk ırkından olmak gerektir. Ve hiç şüphe yok ki uzun müddet Türk-
35
çe konuşmuşlardır. Çapakçur'da, Hozat'ta, Ovacık'ta, Çimişgezeg'inde hatta Palu'da karşımıza çıkan Şafii veya Alevî her fert yüz çizgileri ve gövde kurumuyla sizlere sizden olduğunu ilk bakışta anlatır. Hele Zaza kadını çadırının direği dibinde yayık döğen Türkmen kadınından hiç ayırt edilmez. Zaza kadını Kırmanç kadını gibi erkekleşmemiştir. Kaşları sahte bir vakar ile çatılmaz. Tıpkı gezici Türkler'de olduğu gibi süslenmeyi seven neş'eli ve güler yüzlü bir kadındır. Evine bakar ve çok . çocuk yapar. Ancak bunların da Sünni olanı Alevî olanından bazı cihetlerden farklıdır. İşte bu farkı iyice mütâlea edebilmek için Zaza'yi Sünni ve Alevi olarak ikiye ayırmak gerektir. Sünni Zazalar yukarıda da söylendiği gibi mıntakanın şark ve cenup versanını işgal ederler.
Bingöl'den hatta Pasinler'den başlayarak Sivas içlerine kadar uzanan Zazalık tamamiyle Alevi'dir. Dersindiler bunlardandır.
Her iki kısım kaba bir taassup ve murar bir cehaletin kölesidir. İnsani ahlak kavaidine karşı kayıtsız fakat ameli dine zorlu ve inatçıdırlar. Şafiiler bir gusül ve abdest ile iyice korkunç günahlardan kurtulduklarını sandıklan halde, mazeretsiz üç vakit namazını artardma kazaya bırakanlan kâfir sayarlar. Bu itibarla ameli dinde mübalatsız olan Hanefi, nazarlannda dinsizdir.
Alevî Zazalara gelince; bunun için yazıyı biraz daha geniş tutmak lazım geliyor.
Görünürde Türkiye'de yalnız Müslümanlık var sayılır. Halbuki işin içyüzü hiç de öyle değildir. Aleviliği İslâm'ın bir mezhebi veyahut bir tarikatı sayanlar, tamamiyle aldanmışlardır. Rabbülâlemin olan İlahi Resululİah olan Muhammed'i, kelamullah olan Kur'anı ve hadisleri bulunmasına rağmen Alevilik Müslümanlık değildir. Onu Şii'likle kanş-tırmak da hata olur. .
Açıkta fark, ancak koyu günah işlemek ve dini bir istilan ile "zındık-lık"tan ibaret görünür. Madem ki bu zındık Sünni Müslümanlar'dan da çıkıyor. Ve hürmetli bir tövbe ve istiğfar mukabili bağışlanacaklannı günahkârlara şefaat etmek şanından olan Muhammet vaat buyurmuştur.
O halde Alevi nihayet rakı içen, oruç yiyen, zina yapan ve din buy-ruklanna uymıyan bir günahkârdan başkası olmamak gerektir.
Fakat işin kapalı kalan yanı acaba böyle midir?
Türkler'in din telakkisi yurtlanna göre değişir. Arabistan'dan yuka-
36
n şimale ve şarka doğru çıkanlar toprağın rakımı artıkça Müslümanlık degresinin azaldığını sezerler. Bu fark ölçülecek bir mahiyettedir. Yaylalara çıkınca ölçü de büyür.
Sami dünya ile Türk bünyesi arasında ne kadar mesafe varsa Arap Müslümanlığı ile Türk Müslümanlığı arasında o kadar mesafe vardır. İlk defa Türkler'in Müslümanlığı ne şartlar altında kabul ettiğini tetkik etmek çok enteresan olacaktı, ne çare ki mevzuumuz buna müsait değildir.
Fakat şurası muhakkak ki ilk defa Müslüman olan Türkler kendilerini Müslüman edenler gibi olmalıdır. Uzun müddet milli ananelerini ve milli dinlerinin esaslannı muhafaza ettiler. İlk Müslümanlıklan siyasî bir muvazaa idi. Vaziyetin icban muvazaayı asırlarca uzattı ve yaşattı. Onun içindir ki Türk dünyasında bir irtidat ve bir cebrî Müslüman-laştirma cereyanının mütemadiyen çarpıştığını görürüz.
Bizde Yavuz Sultan Selim'in İslâm ittihadı fikrinden sonra İkinci Selim devrinde dönmelerin resikân tamamen ele alması Türkiye'de cebrî bir Müslümanlaştırma hareketi doğurdu. İstibdat ve merkeziyet hükümet otoritesinin hâkim bulunduğu yerlerde bütün manasıla Sami bir Müslümanlık işliyordu. Bu öyle içtimai bir dokuma idi ki iptidai maddesinin aynı zamanda bünyesini de bozuyordu.
O tarihten az evvel büyük Timur'la bu ameliyeyi Türkistan'da yapmış ve işte ondanberi cebri Müslümanlaştırma Türk dünyasının büyük bir kısmım ırki meziyetlerinden mahrum etmiş ve onu Arap ve Acem ahlaklı kılmıştı. Aynı zamanda çok hassas bir şair olan Neyzen Tevfık bu hakikati inliyen bir manzumesinde şöyle söylüyor:
Ulu Tanrı bu Arap açmazı Türk'ü yendi Bin kadar sene biçareye müsellem dindi Bin kusur yıl bu meval gezdi ağızdan ağıza Kapılan yandı bu iman denilen mihlatıza.
Kapılanlar hakikaten Sami Müslüman oldular. Kapılmıyanlar da fırtınaya tutulmuş gemiler gibi uzun müddet bocaladıktan sonra sersem ve argın olarak bir fikir limanına sığınmıya mecbur oldular. Bunlann hangisi kazandı, hangisi kaybetti bilmeyiz. Bu, tetkike değer mühim bir
37
mevzudur. İçtimai ve teşrihi bünyesinin çok hoşlandığı Şamanizm'in zıddına İslâmizm ile karşılaşan Türkler, kısmen mücadeleyi kesmen muvazaayı tercih etmişlerdir. Mücadeleyi tercih edip yenilenler ya öldü ya zorla Müslüman olarak benliğini öldürdü. Muvazaayı tercih edenler ya Mülümanlığı kendi bünyelerine muvafık gelen şekle sokarak milli dinlerinin yerine koyabilirler, yahut İslamiyet'i bir siper gibi kullanarak Şamanizm'i muhafaza ettiler. İslamiyetizm'i milli dinlerine nakledebi-lenler, Sünni Türkmenlerle Kafkas ve şimal Türkleri'nin bir kısmıdır. İslam maskesi altında, Şamanizm'i muhafaza edenler arasında şimdi dinlerim tetkik etmek istediğimiz Alevî Zazalar vardır.
Bu hale göre Alevî Zazalar'ı Müslüman tanımak iktiza eder. Gerçek bu Zazalar Dürzi dağındaki Dürzîler (Dürzüler terzi isminde bir Türk'ün insana tapan mürit ve mensuplarından türemiştirler!) ırkın hemen hepsi Türk'tür. İskenderun Körfezi etrafındaki Nuseyrîler ve Orta Anadolu'daki, Azerbaycan'daki Kızılbaşlar gibi İslâmiyet'ten evvelki dinlerini muhafaza etmektedirler. Bunlar, ya Budist ya Şamanîdirler. Sonraları İsmailler, Hurufilik gibi yeni kisvelere bürünmüş iseler de esasattan ayrılmamışlardır.
Alevî ve Kızılbaş ismi altında yaşayan ve hakikatta yekdiğerine zıt itikatlara uymuş bulunan gizli dinlilerin içinde Venüs ve koman âyini yapanlara, cenazelerini yakanlara, hatta İsmailliler'in imamı Ağahan'a sadaka ve nezir gönderenlere bile tesadüf edilir.
Tokat civarında Yeşihrmak üzerindeki Kümenek köprüsünün yakınında büyükçe bir harabe vardır. O harabe etrafındaki Alevî köylerin din ve âyini, Hafik kazasındakilere benzemez. Onlar köprünün isminden de anlaşılacağı gibi Komana mabudesinin tapanlarıdır.
Gümenek Harabesinin efsanesini bana şu tarzda anlatmışlardı: "Bu harabenin yerinde büyük bir manastır varmış, kendisini Allah'a adayan kızlarla dblarmış, bu kızların her senenin ilkbaharında kurdukları panayıra dünyanın dört tarafından zahit erkekler gelirmiş ve orada cima âyini yaparlarmış; bu âyinin açıkta mermer taşlar üzerinde yapıldığını söylediler" Halbuki bu köyler de Dersimliler gibi Alevî tanınmaktadırlar.
İşte bu birbirinden ayn birbirine düşman zümrelerin birden yaklaştığı ve kaynaştığı cephe Müslümanlık cephesidir. Karşılarındaki Müslü-manın kendileri gibi Türk olması ehemmiyete alınmaz. O ne olursa ol-
38
sun, değil mi ki Müslümandır, kendilerinden değildir. Ve Müslümanlık karşısında cephe tutmaları hem dinlerinin emri hem menfaatlannın icabıdır. Böyle bir hal belirince Dersimli Alevî ile Komanlı Kızılbaş, Adanalı Nuseyri, Ege mıntıkasındaki Tahtacı, Hafik'teki Hopyarlı derhal birleşebilir. Çünkü düşman birdir ve Müslümanlıktır. Zorla Müslüman edilmiş Ermeniler'in bu işte mühim rolü ve tesiri olduğunu unutmamak lazımdır. Onlar bu Kızılbaşlar'ın içinde kin ve fesada dayanır bir yol açmağa muvaffak olmuşlardır. Ayırt edebilenler için bunun farkına varmak güç olmaz. İleride din bahsinde bundan da bahsedilecektir.
Bütün bu köhne dinlerin sarık ve cübbesi de vardır. Onlar da Sünnilikte olduğu gibi Allaha ve kitaba ve peygambere inanırlar. Fakat benim tanıdığım Ege Kızılbaşlanmn Allahı, tabiatın timsali olan insandır. Peygamber ise o hiç durmadan dinlenmeden sürüp çoğalan bir sülaledir ki, Dersim'de adına Seyyit denilir.
Dersim ve Şamanizm - Emir Kutayba'nın girdiği tarihlerde Horasan'da ve civar alçak ve sıcak arazide Zaratustra dinine uyanlarla yayladan inme Şamaniler ve Azarperestler vardı. Yani ne yüksek ne alçak Turan'da tek bir tapuk tanıyan "muvahhi" cemaatlar yoktu. Hıristiyanlık da ehemmiyetli değildi.
Araplar'ın uzun mızrakları kısa Türk kılıçlan tarafından doğranmış ise de kelime-i vahide etrafında toplanan genç Müslümanlık bağlan; gevşemiş Türk varlığını siyasi yollardan yürüyerek hükmü altına almakta gecikmedi.
Onbeşinci asırda M. Lûter'in ıslahatına kılıç ve kan vakfeden asilzadeler gibi bu Türk diyannda da Müslüman istiklal kumandanının emrine giren nüfiız sahipleri bulundu. Bunlar da Avrupa'dakiler gibi, fakat yalınız dille din değiştirdiler.
Türkler, Türkmenler henüz Milli hüviyetlerini yitirmemiş olan Şartlar, Tacikler, Harzamlar, inanmadıklan halde kendilerim Müslüm defterine kaydettirdiler. Bu hal bu şekilde devam edip duruyordu.
Sefih ve Ayyaş olan Kutaybe ile birlikte durmadan içiyorlardı. O haldeki Müslümanlık vicdanlannda en azdan bile olsun bir değişiklik yapmamıştı. Müslüman olmalân siyasî maksada dayanıyordu.
Türk'ün teşrihi bünyesi esasen tabiat-severlikten başka bir dini müşkülata kabul eder bir gövde idi. Türk riyakârlığa mecbur olmadık-
39
ça sofu ve dindar görünmemiştir. Bunun içindir ki Müslümanlığın merkezi Asya'da eski ve Milli bir din olduğu tarihlerde bile; Arap ve Acemler Türkler'e "Türkmai Zaifülman" derlerdi.(1)
Bu zaifimanlı Türkler'in Leon Cahun'un anlattığına göre teşrihi bir aşkla bağlandıkları din, milli dinleri olan Şaman veya Kaman dini idi. Onlar gecenin özünden ve gök kubbenin içinden haber verenlere, tabiat ve insanı tanıtanlara inanırlardı. İtikatlarında esas, aşk ve sevdiklerine mutlak bir bağlılık idi. Pazarlıklı ve ivaz mukabili ibaret ruhlanna ne kadar aykırı idi. Onun içindir ki aşk ve şafkat esasına dayandığını söyleyen Ali Şiası'na katılmakta duraklamadılar. Mezhep olarak ayrılan bu kol Şamanist babaların yardımı ile kısa bir müddet zarfında geniş bir din yolu oldu. Filozoflar bu yolu entellektüeller için bir hikmet ve felsefe yolu yaptılar. İlm-i Vahdet-i Vücud kavrayabilenler orada yürüdü, kavrayamayanlar Alevi yani Müslüman perdesi altında gene Şamani kaldılar.
Dersim Zazalan işte bu sonunculardandır. Eğer mevzu müsait olsa Abiheller'in, Hurufiller'in, Dürzîler'in, Komana perestişkârlannın yavaş ve tedrici bir tesir ile bugünkü dinlerine dönmüş Şamaniler'den başka kimseler olmadığını tetkik etmek çok zevkli olacak idi. Mamafih mevzu müsait olsa da işin altından kalkmak kolay olmaz.
Dersim Zazalan 'nm Şamani plduklannı bize anlatacak birçok delillerden en kuvvetlisi Şam ve Kam ismine hürmetleridir. Dersim'de hemen her erkeğin ismi "Kamo"dur. Kamo'ya Dersim'in her yerinde her köyünde tesadüf edersiniz. Bu yalnız Dersim'e mahsus değildir, bütün Zazalar Kamo ismini severler.
Bingöl Alevîleri'nin hürmetli köylerinden birinin ismi Şaman'dır. Aleviliğin birkaç menzilini ifade eden Avdalan (Abdallar), Sekeran (Kayalılar), Geneseran (Canlar), Ustukran (Köşklüler) arasında bir de Şaman yani Samlar vardır. Şaman köyünde ruhanilik sezersiniz. O köylü her Alevî Zaza tavnnı hususileştirir. Orada kazan kaynadığım söylemişlerdi.
Dersim'in içindeki Şam uşaklan bütün Alevi Zazalan arasında bir yükseklik ve üstünlük sahibidirler. Her Şamuşaklı başka aşiretlerde ve obalarda hürmet görür. Şamuşağı'ndan kız almak hem zordur hem şe-
(1) Leon Cahun; İntroduction a L. Histoire de L. Asie.
40
ref teşkil eder.
Bunlara ne için Şamuşağı denildiğini sorduğum zaman Şam'dan gelmişler de onun için, demişlerdi. O cevabı işiten bir Alevî derhal doğruldu ve "hayır" dedi, "Onlar Horasan erlerindendir, dediğiniz yerden gelmediler." Alevî, Şam memleketinin talaffuzundan iğrenmişti, çünkü Şam her Alevî'nin nefret ettiği Yezitler'in vatanıdır.
Onlara göre, oradan temiz insan çıkmaz. Şam veya Kam şimdi de yaşayan mabutlann "Dieu Vivant" ismidir. Mongollar'ın yaşayan mabudu Vatikan'daki Papa'dan, Fener'deki Patrikten, Aka'daki Bahaî şeyhinden ve Ağahan'dan farksızdır. Belki daha çok ilahi insandan daha çok farklıdır.
Şamaniliğin esaslanndan biri olan "Ateşe tapma"; bugün Dersim'de bütün adabiyle mevcuttur. Ve onlar ateşe bütün Türkler'in bir zaman dediği gibi Azer derler. "Bno Azer bo" (bu ateş hakkı için) yeminlerinin en çok kullanılanıdır.
Mukaddes kayalann başında ve kutlu ormanlann bekalanlannda alan oraıanlannm ağaçsız yerine denir. Uyandınlan mukaddes ateşler, Dersim Alevileri'nin en çok istekle canlandırdığı ibadetlerin esasıdır. Kış günleri bilhassa görülmüş çok geniş ocaklann içinde çam kütükleriyle uyandmlan ateşler de mukaddestir. Cemaat iki metre bazen üç metre ve daha fazla genişlikte yanlmış olan bu dev ocaklannm karşısına sıra siya otururlar. Şimdi Seyit veya Dede dedikleri Şam ruhanisi ara-lanndadır. Rakısı şişesi yanında ve sazı kucağında bulunur, en genç ve zarif kadın ayağa kalkarak ruhaniden bir kadeh içki ister. Bu kadeh havalandığı zaman ruhani ile birlikte bütün cemaat bir ilahî okurlar. Merasim yapılır ve kadeh dolusu rakı ateşe atılır. Ondan sonra raks başlar, içki başlar ve yemek başlar. Şaminilerin hatta Çin Hindi'ndeki ateşe ta-panlann aşağı yukan aynı âyini yaptıklanm öğreniyoruz. Çin Hindi'nde Ankkor ateşgedesinde de âyinin esası bundan başka bir şey olmamak gerektir. Yalnız Dersim'den farkı onun bir medeniyet içinde ve medeni hayat şartlanmn tesiri altında yapılmasıdır. Dersim'de ise iptidai kabileler ve iptidai yaşayışlara göre yapılmasıdır.
Mazide Elam'da Bekalanlar da aynı âyini yaparlardı. Tuhaf şeydir, bu Bekalam kelimesi şimdi de Anadolu'nun muhtelif yerlerinde köy ve yer ismi olarak mevcuttur. Denizli'de Beklam nahiyesi aynen Elamdam
41
gibi telaffuz ediliyor. Erbaa denilen Erok kazasındaki Beklam halkı Şa-manilik'ten henüz tamamiyle aynlmış değildir. Ve hakikaten diğer Elamlara bakarak bir bey Alamıdır. Çok eski devirlerin insanları suyu ve çayın bulunan alanları Allah durağı sanırlar ve Tann adına içkili yemekli ve çalgılı ziyafetler verirlerdi. O anlarda ayin sürümü kutlu ateşler uyandınlırdı.
Şam bir kâhindir ki atalarının Allahlaşmış ruhlanyla görüşür ve sadık kullara iyilik ve kötülüğü önceden bildirir, gök ve tabiat işaretlerim sezer, onlardan manalar çıkarır.
Dersim'de Seyyid'in rolü de aynen odur. Onun istiğrak demelerinde atalarının ruhlarından öğrendiği doğrunun kendisidir. Ne derse mutlak olacak ve yapacaktır.
Meteorolojik hadiselerin mânasını verir, hayvanların hareketinde gizlenen sırlan okur. Şarçı aynı zamanda bir sihirbazdır.
Fena Allahlann millete musallat edeceği kötülükleri büyü ile karşılar, haber getirmek için sihirler düzer, Seyit de sihir yapar düşmanlıkla-n bağlar, kötülükleri çürütür.
Bütün bunlar Dersim Alevileri'nin Şamani olduğuna inandıran deliller değil midir? Şaman dininin milli Türk dini olduğunu yukanda izah etmiştim.
Müslümanlıktan Sonra Türkler
Abbasiler din hususunda çok kayıtsız davrandılar. Türkler zaten din ile dünya işini hiç bir zaman birleştirmek istemezlerdi. Sonralan Cengiz yasası ile güçlenen ve kökleşen layık idare din babalanın din yolla-nnı açmakta tamamiyle serbest bıraktı.
Bazı filozoflar bu umumî Müslümanlaşma içinde Şamanizm'i bütün renkleri ve çizgilerile esirgemenin kabil olmadığını anlamıştı. Halbuki o ruhu sonuna kadar yaşatmak lâzım geliyordu. Fakat Şamanizm'i sade ruh olarak yaşatmak kâfi gelecek miydi? Onu herhangi içtimaî bir kımıldaşmanın sarsıntılan boğmaz mıydı?
Düşündüler danıştılar, Şamanizm'i îslâmizm'e nakletmeğe karar verdiler. Eserleri muvaffakiyetle ilerliyor, yeni Müslüman olmuş Türk-ler'in vicdanındaki eski yerini derhal tutabiliyordu.
Bu muvaffakiyet İslam ölülerini telaşa düşürünce takip başladı bu
takibin vahşi ve çok zâlim olduğunu biliriz. Asırlarca süren hatta bugün bile dinmemiş olan Sünni ve Rafızî boğuşması Türkler'i esaslı olarak ikiye böldü. Sünnîler'in galebesi tahakkuk edince Şamaniler'in dillerini değiştirdiler. Artık istedikleri büyük Şamaıi'ın hakkı ve kanı değildi. Onlar Hüseyin'in kanını ve Ali'nin de hakkını dava ediyorlardı. Fakat Kerbelâ'da dökülen kan ödenmeli ve Siffiye'de gasbedilen hak geri verilmelidir, dedikleri zamanda kalplerindeki ikrar ne Ali'ye ne Hüseyin'e idi. O ikrar canlannın ve gövdelerinin müştereken sevdiği bir ruhiye bir aşka idi.
Kirmut'un ihtilali o maksada patladı. Alamut'u o inancın aşkı ile yaptılar. Fazlullah-ı hurufî o karan deşifre etmek istedi.
Bayizid-i BestanL nin Ankaralı Evran Baha'nın, Hacı Bektaş'm, Şah İsmail'i Safevi'nin dilekleri o aşktan başkası değildir.
Hepsi Ali veya Ali kulundan birinin adıyla huruç ediyorlardı. Hepsinin dileği tabiata ve insana taptırmak, Şaman Türklüğüne döndürmekti.
Dil Nasıl Yitti?
Dilleri başka olsa bile dilekleri ve hele aşklan birdi. Onlar Sami Müslümanlığın baskısından bunalmış gönüllerine genişleyecek sahalar anyorlardı. Ve kara bulutlann koynunu dolduran yıldınmlar gibi koyu karanlık ağır ve sakin ruhlanna ihtilâl volkanlan taşıyorlardı.
Bizde bu ihtilâl ruhu en çok Türkmenler'i alevlendirdi ve Şeriatçı idareler o güzide Türkler'i hemen her devirde insafsızca kırdılar. Gedik Ahmet Paşa'dan başlayarak Kuyucu Murat Paşa'ya kadar İslahatla şöhret kazanmış kumandanlarımızın hemen hepsi münhasıran Şamani Türkmen kırdılar.
Bu izansız hareketlerin neticesi şu oldu. Türkmenler dağılarak sarp yerlere çekildiler. Bohanan'm daima mücerret, daima zaptedilmez dağ-lıklanna dolarak Mutki ve Sasun aşiretlerini kuvvetlendirdiler. Bazılan Dersim'deki Şamaniler'e katıldılar. Ermeniler'e kanşanlan da oldu. Ben bunlardan birçoklannı gördüm. Muş ve Diyarbekir Vilâyetlerinin Elaziz'in çetin ve sarp yerlerinde dili hâlâ yan yanya Türkçe, aile ismi bütün manasile Türk kimselerle tanıştım. Yüz işaretleri ve gövde kurumlan benden farksız idi.
Bazılan çöllere çekilerek yan Türk yan Arap fakat yan Müslüman
* ... . " n
42
43
aşiretleri teşkil ettiler. Bugünkü Malatya Vilâyetimizin Fırat boyunda bir zamanlar çok sık bir Türklük varken, bugün Pütürge'de, Kâhta'da Türkçe konuşur bir tek canlıya kavuşmazsınız. Halbuki orada evvelce Türklük ne kadar sık ve canlı idi. Gerigoryus Ebülfereç, bakınız ne diyor:
"Hicri 638'de Amasya'da bir Türkmen töreyerekpeygamberlik iddia ve kendisini Baba tesmiye etti. Hile ve desiselerle birçok halk iğfal etti. Şeyh kıyafetinde gezen müridi tshak'ı Türkmenleri yakına davet etmek üzere gönderdi. İshak bunu Samsat'da yaptı. Türkmenler'den birçokları biat ettiler. Etba çoğaldı piyadeden gayrı altı bin atlısı oldu. Kendilerine uymayanlar ve (Lai-lahe illallah Baba Resulullah) demeyenlerle muharebe ettiler. Ve Hüsnümansur, Kâhta, Gerger kalelerinde Samsat'ta birçok Müslüman ve Hıristiyan öldürdüler,"il)
Georgiyos'un kitabı tarih kaynaklarının en dürüstüdür. Sözüne inanmak lazımgelir. Binaenaleyh o tarihte Hısnımansur'da, Kâhta ve Gerger'de piyadeden başka altı bin atlı çıkaracak kadar Türkmen yaşadığına inanmalıyız.
Bunlar şimdi nerededirler? Bu Türklük yerin dibine mi geçmiştir? Bilmenin ve öğrenmenin verdiği acıya ölçü olmaz. 28 senesinin Eylü-lü'nde Kâhta'nın Kölik Köyünde 18 yaşında bir gençle görüştüm. Bu köylü delikanlı Baba Resulullah'm torunu idi. Hâlbuki o bana Kürt-lük'ten ve Kürt edebiyatından bahsetti. Kırmanç diliyle ve "siz bizim yakamızı ne vakite kadar pençenizde tutacaksınız?" diyordu. İşte Dersim Zazalan da ardı arkası gelmiyen bu kovalama ve baskın yüzünden dinlerine ve kinlerine sımsıkı bağlanmış ve bu suretle Türklük'den ta-mamiyle ayrılmışlardır. İçlerinde ana dili olarak Türkçe konuşanlar bulunduğunu ve Zazaca konuşanların da Türkçe anladığım yukarıda anlatmıştım. Böyle olmakla beraber onlar Türklüğü kabul etmezler. Dini âyinlerin hepsi dualar, niyazlar, münhasıran Türkçe hem de çok temiz Türkçe olduğu halde onlar o din dillerine bile Türk dili demezler.
Şamânilik, Şiîlik ve Türk düşmanlığı ile yuğrulmuş bir din öyle bir din ki Ermeni'de, Rum'da ve Yahudi'de olduğu gibi ananeyi doldurmuş masalları işlemiş âdetleri yapmış zevklerini renklendirmiş ve nihayet kan ve kemiğe sinmiş bir kuvvet ve hüküm.
(1) Arapça Mutazari'ldüvel.
44
Alevî Zaza dini milliyet ifade eder. Bunun içindir ki Dersimli hem kendini hem kendi varlığını koruyan dağlan çok aciz ve mukaddes tutmaktadır.
Yurt Severlik
Dersimliler tıpkı Samanlılar gibi din köküne dayanır. Bir vatana severlik sahibidirler. Onlar vatanlarını tabiat harikalarını göstermekteki müstesnalığı ve ulusiyeti memnun eden mazhariyetlerile kaynaştırarak ilahi bir tesis halinde düşündüler. Onun içindir ki ancak vicdanlarını duyurabilir. O zâlim Dersim'in kısır topraklan uğrunda çok şeye katlanırlar. Ölü |