Dersim Bayragi..
Sey Riza

Dersim jenosidini
Anma Gunu
Her Yil

12 Temmuz

baner

Ema Lenge Kapak3

Ema Lenge Arka Kapak2

Usene Seydi Pile Sixu Asira Kuresura
Roman’a Konu olan Usene Seydi Kuresu Asireti Sixu Kolundan
1937 Dersim lideri Seyit Riza ile beraber idam dildi

 

MİTTANİ YAYINLARI

Copyright 1999 Av. Hüseyin Yıldırım
 

 Mittani yayınları

VVeşanen Mittani: 3

EMA LENGE

ISBN: 91-973126-3-0

Kapak Resmi: Düzgün Baba

Bu kitabın bütün hakları saklıdır. Bu kitabın hiç bir bölümü yazarın ve yayımcının ön izni olmaksızın hiç bir yerde yayımlanamaz.

Yazışma Adresi: Mittani Förlag Box: 410, 124 04 S-Bandhagen.

SVVEDEN.

 

 

Bu kitabın yazılmasında ve yayma hazır lanmasında katkılarından dolayı M. Selim Çürükkaya, eşi Aysel Çürükkaya' ya Mittani yayınlarına, Longo Mai Koparatifinin bütün mensuplarına ve yardımcı olan her kese te şekür ederim.

Av. Hüseyin yıldırım

 

 

Birinci bölüm

 

 

 

1

1982 nin yazıydı. Sıcak bir günün öğle vak tiydi. Serin bir rüzgar, gözle görülmez binler ce mızrap gibi yemyeşil kavak yapraklarına dokunarak doğanın müziğini seslendiriyordu. Elazığ' dan gelen otobüsten inen Avukat, eve uğramadan önce, kendi kendine verdiği sözü tutmak için Munzur nehrinin kıyısındaki bu kavak ağaçlarının gölgesinde oturarak haşin akan Munzur' u seyrediyordu. İçinde biriktir diği bütün acıları, kini, öfkeleri Munzur suyu na atıyordu. Kendine göre temizlenerek anne sinin yanına varmak istiyordu. Çünkü Mun zur' un tarih boyunca çokça acılan, kinleri te mizlediğini, kanları yıkadığım biliyordu.

Çarşıya varan rampayı çıkana kadar dizi

nin dermanı tükendi. Vücudunu, ıpıslak ya

1

pan bir ter bastı. Gözleri karardı. Bir müddet dinlenip nefes alınca evinin yolunu tuttu. Yol da tanıdığı bir çok kişiye rastladı. Sarılıp öp mek istedi tanıdıklarım. Ama kimse onu tanı madiği için, onlardan hiç bir yakınlık belirtisi bulamadı. Demekki askeri darbe insanların yüreğine bu kadar korku salabilmiş diye düşündü:

"Mahpustan çıkan bana, selam veremeyecek kadar ürkekleşmiş yakınlarım," dedi.

Evinin yalanında anesiyle karşılaştı. Daha doğrusu başında yaşlı Kürt kadınlarının tak tıkları kofi, üzerinde kırmızı ince bir gömlek, desenli bir şalvar giyinmiş, telaşlı adımlarla kendisine doğru gelen annesini gördü. Adım larını hızlandırarak yamna vardı. Eğilip elini öptü. Tanıyamadığı oğluna dikkatle bakma yan yaşlı kadın; gözleri gideceği yolda, me rakla ileriye bakarken elini öpen oğluna göz ucuyla bakarak:

"Allah razı olsun. Oğlumun hapisten çıktığı m, ama tekrar tutuklandığını duydum, senin haberin var mı?" diye sorunca, Avukat şaşır di. Ne diyeceğini bilemedi. Bir müddet sonra:

2

"Oğlun gelmiş çarşıda, gel birlikte yamna gidelim" deyince, yaşlı kadın sevinerek:

"Allah senden razı olsun. Haydi, beni oğlu mun yamna götür," dedi.

Birlikte çarşıya doğru yürüdüler. Daha on metre kadar yürümemişlerdi ki; Avukatın yetmiş altı yaşındaki amcasının oğlu Ali, kar şıdan:"Vay Üşen beg" diye bağırarak kendi sine doğru, elindeki bastonuyla koştu. Anne sinden uzaklaşan Avukat, yaşlı, amcasının oğlunu kucakladı. Yanındaki adamın, oğlu ol duğunu anlayan kadın çığlık atarak ağlama ya başladı. Koşarak kendisini kucaklamaya gelen Üşen begin topalladığım gören yaşlı am ca oğlu, yaşdolu gözlerini avukata dike rek:

"Üşen beg, ayakkabılarını çıkar, ayakları nin altına bakayım," dedi. Amcasının oğlunun söylediklerine bir anlam vermeyen Avukat:

"Amca oğlu, eve gidelim bu sokak ortasın da olmaz," dedi.

Çığlıklanyla mahalleyi ayağa kaldıran annesi nin yanma dönen Avukat:

 

"Anne, yeter ağlama ayıptır. Sen ki; 1938 Dersim katliamında, cesedi kokmuş babanı tek bir damla gözyaşı dökmeden mezara göm müşsün, şimdi niye ağlıyorsun?" dedi. Hemen ağlamasını kesen kadm: "He he, duydum ki Mahpusta bir yiğit öldürmüşler. Pirimizmiş, doğru mu?" dedi.

Oğlunun beyazlaşmış saçlarına, zayıflan mış vücuduna baktı. Birlikte eve döndüler. Büyük salona geçince, sabrı taşan yaşlı amca oğlu:

"Allahını seversin Üşen beg, çoraplarım çıkar bir ayaklarının altına bakayım" diye yalvarınca, çoraplarım çıkaran Avukat, işken ce izlerini amcasının oğluna gösterdi. Yüz kırı şıklarına acılarım toplayan amca oğlu:

"Üşen beg, bu yaraları ben bilirim," dedi. Ve anlatmaya başladı:

"Üşen beg, 1938 de askerler bizi topladı lar, katletmeye götürüyorlardı. Dere Oxe' de, aklıma bir şey geldi. Biraz Türkçe biliyor dum. Zabite yalvarayım, suçsuz, günahsız ol duğumu anlatayım, belki kurtulurum diye düşündüm. Zabite yanaştım:

 

'Zabit beg ben suçsuz günahsızım' dedim.

Gözleri fal taşı gibi açılan zabit:

'Vay vay vay, şimdiye kadar neredeydin lan? Türkçe biliyordun da niye haber verme din?' dedi.

Beni yakalamaları için askerlere emir verdi. Hemen orada beni yere yıktılar. Yaş meşe ağacıdan hazırladıkları sopalarla etrafımda dolan maya başladılar. Bir asker göğsümün üzerinde oturdu. İki asker de iki ayağımı ha vaya kaldırıp ayak bileklerimi koltuk altla rina aldı. Birinci sopa ayak tabanıma inince, sinirlerim gerildi. İkincisinde ciğerlerim içim den söküldü sandım. Bana: 'kimler de silah var' diye soruyorlardı. Üşen beg üçüncü sopa da ayaklarımdan kan aktı. Dördüncüsünden sonrasını sayamadım."

Uzun bir süre Avukat bu günü, yaşlı amca oğlu, geçmiş Dersim katliamını anlattı. Sonra yaşlı amca oğlu:

"Sen yorgunsun Üşen beg israhat et, ben ilerde tekrar gelirim" diyerek evine gitti.

D.Bakır cezaevinin vahşetini unutmaya çalı şan Avukat, gerçekten de çok yorgundu. Vu

5

cudunun değişik yerlerinde işkence izleri var dı. Evinde, annesiyle yalnız kaldığında cehen nemden cennet katına ulaşmış Dante gibi se vinçliydi. Ama çukura kaçmış gözleri, incel miş boynu, çökmüş avurtları, onu taşımakta zorlanan bacakları, yalnız onu değil annesini de üzüyordu. Annesi ona; oğlum ne oldu sa na, neden böyle eridin? Sorusunu bile sor mamıştı. Çünkü oğlunun jestleri mimikleri, bakışları, davranışları her şeyi anlatmaya ye tiyordu. Oğlunun tutuklu kaldığı onbir ay bo yunca duydukları, tüylerini ürpertiyordu.

Avukat gördüğü işkenceleri, vahşeti anne sine anlatmaya gerek görmedi. Onun sessiz ağlamalarına tanık olunca, binlerce anayı anımsadı anasının gözyaşlarında. "Analar böy le kahr olmamalı, göz yaşları akan kanlarla birlikte dinmeli" dedi içinden. Mutfakta ağla yan annesini, gözyaşlarıyla baş başa bıraka rak oturma odasma geçti.

Tunceli1 nin Merkezindeki bu evin oturma odası, modern bir şekilde döşenmişti. Yere, Kürt motifleriyle süslü Kemah halısı serilmiş ti. Koltuklar, kırmızı kadifedendi. Ceviz ağa

 

çından yapılma bir sephanın üzerinde mer merden bir kül tabağı vardı. Odanın duvar larında Dersim' in çerçevelenmiş doğa manza raları asılıydı. Kehribar taşından yapılmış, ko caman taneleri olan bir teşbih, Munzur göze leri tablosunun altında altın renkli bir çivide duvarı süslüyordu. Koltukların karşısındaki duvarda tahtadan büyük bir kitaplık vardı.. Kendisi gibi avukat olan kardeşinin kitap lanna bir göz atmak isteyen avukat, "Genel kurmay belgelerinde Kürt isyanları" adı taşı yan bir kitabı alarak, yumuşak koltuklardan birine oturdu. İlk olarak gördüğü bu kitabı dikatle incelmeye başladı. Sayfaları arasında göz gezdirdi. Kitabın son bölümündeki ek lerin bir başlığı üzerinde gözleri çakılıp kaldı. Dikkatle okumaya başladı:

7

1937 Yılında yapılan Tunceli Tenkil Harekâtına Dair Bakanlar kurulu kararı Gayet gizlidir Karar

4 Mayıs 1937

Başvekâlet Kararlar Müdürlüğü Sayı:

Son günlerde Tunceli' de vukua gelen ha diselere dair raporlar 4- 5- 1937 tarihinde Atatürk' ün ve mareşal' in huzurları ile tet kik ve mütalaa edilerek aşağdaki sonuca va rılmıştır:

8

1. Toplanan kuvvetlerle Nazmiye, Keçize ken (Aşağı Bor), Sin, Karaoğlan hattına kadar, şedit ve müesir bir taaruz hareketi ile varı lacaktır.

2. Bu defa isyan etmiş olan mıntıkadaki halk toplanıp başka yere nakil olunacaktır.. Ve bu toplanma ameliyesi de köylere baskın edilerek hem silah toplanacak, hem de bu suretle elde edilenler nakledilecektir. Şimdi lik (2000) kişinin nakli tertibatı hükümetçe ele alınmıştır.

Mülâhaza

Sadece taaruz hareketiyle ilerlemekle ikti fa ettikçe isyan ocakları daimi olarak yerin de bırakılmış olur. Bunun içindir ki, sillah kul lanmış olanları ve kullananları yerinde ve so nuna kadar zarar vermiyecek hale getir mek, köyleri kamilen tahrip etmek ve aileleri uzaklaştırmak lüzumlu görülmüştür.

Not: Malataya' dan ve Ankara' dan gönderilen kuvvetlerin cepheye varsıl olmaları ve cephedeki kuvvetlerin ufak tefek talimleri ve istirahatları ve bundan başka Diyarbakır1 dan gelecek taburun tavzifi, bütün bunlar düşünülerek bir hafta sonra

 

yani 12 Mayısta ileri harekete başlanabileceği anlaşılmaktadır.

Not Paraya acımaksızın içlerinden çok adam kazanıp kullanmaya çalışmak lâzımdır.

Aslı gibidir imza

Bu satırları okuyan Avukatın, vücudu ter ledi. 1937 tarihinde çıkarılan özel kanunlarla bu dönemde çıkarılanlar arasında bir bağ kurmaya çalıştı.Yeni kanunların kurbanı olan cezaevi cehenneminde kalan arkadaşlarını düşündü. Düşüncelerini salondan gelen bir ses kesti. Kaygılardan sıyrılarak ayağa kalktı. İçini bir heyecan dalgası kapladı, Kapıya doğru yürüdü. Açılan kapıda Ema Lenge' yi görünce, gözleri doldu. Saçları apak olmuş, yüzü kırışmış, gerdanı sarkmış, göz halkaları morarmış, sakat ve hiç büyümemiş küçük eli her zamanki gibi sarkık Eme Lenge, topal ayağını sağlam ayağına destek yaparak ken dişine bakıyordu. Yüzü donmuştu sanki. Göz lerinde hiç bir ifade yoktu. Başmda siyah bir

 

kofi, üzerinde ayaklarına kadar uzanan bas madan bir fistan vardı.

Ema Lenge' nin adeta tek ayak üzerinde duruşuna dayanamayan Avukat, onu kapıda kucaklayarak öptü. Elinden tutarak içeri aldı. Omuzundan tutarak bir koltuğa oturması için yardımcı oldu. Hala tek kelime konuşama yan Ema Lenge, gözlerini Avukata dikmiş öy le bakıyordu. Girdiği şoktan onu kurtarmak isteyen Avukat:

"Nasılsın" dedi, zazaca.

Zira Ema Lenge tek kelime Türkçe bilmi yordu. Türkçe konuşanları da sevmiyordu. Avukatın sorusuna:

"Kurban iyiyim, sen nasılsın? Allah seni kadalardan, balalardan, zalimlerden zulümler den korusun" dedi.

D. Bakır cezaevinin zulmünü yaşayıp gör meyene kadar Dersim katliamlanyla ilgili an latılanları, birer öykü dinler gibi dinleyen, kimi öykü karşısında acı acı düşünen, kimi öykü karşısında da gülen Avukat, Diyarbakır Cezaevinde çok yakından gördüğü zihniyetin ayak izlerini takip edip gerçeği bütün çıplak

11

lığı ile öğrenmek istiyordu. Gerçeğin en önem li tanıklarından biri olan Ema Lenge' yi bu kez konuşturma karararındaydı. Zira Ema Lenge kuzeniydi. Ondan sekiz yaş büyüktü. Birlikte büyümüşlerdi. Onun öyküsünü bölük pörçük bilirdi. Ama Ema Lenge' nin bildikleri nin tümünü bilmezdi. Bir sır küpü olan Ema Lenge, gördüklerini bildiklerini kimselere an latmaz. Sorulan sorular karşısında taş kesilir di.

Avukat Cezaevinde maruz kaldığı zulmü Ema Lenge' nin anlayacağı bir dille kısaca kendisine anlatınca:

"Senden bir isteğim var, beni seviyorsan, iyileşmemi istiyorsan, akrabalığımıza değer veriyorsan, annemin dualarını almak istiyor san isteğimi yerine getir" dedi.

Biraz düşünen Ema Lenge:

"İsteğini söyle" dedi. Avukat:

"İsteğimi yerine getirecekmisin?" diye so runca; Ema Lenge:

"Yapabileceğim bir şeyse, söz veriyorum" deyince, Avukatın yüzüne bir gülümseme ya

 

yıldı. Hemen sephanın altındaki çantasını çek ti, bir defter bir kalem çıkardı, defteri dizinin üzerine koydu. Gözlerini Ema Lenge' nin yaşlı yüzüne dikerek:

"Bana kendini anlat. Yaşadıklarını, duyduk larını, öğrendiklerini, çektiğin acılarını, mutlu luklarmı, kısacası bildiğin herşeyi çekinme den, utanmadan, sıkılmadan anlat" dedi.

Biraz düşünen Ema Lenge:

"Yaşamımın en anlamlı şeylerini istiyorsun benden. Oysa ben, sırlarımla birlikte bu dün yadan göçmek istiyordum. Bildiklerimi gör düklerimi kimselerle paylaşmak istemiyor dum. Ama zayıf anımda yakaladın beni. Seni ne kadar sevdiğimi bilirsin. Sana attığım da yaklardan sonra, içim kan ağlarken gelip kü çük ellerinden öperek özür dilediğimi hatır larsın. Ama D. Bakır cezaevine girmeden önce yaşadıklarımı, gördüklerimi, bildiklerimi pek merak etmezdin. Mademki istiyorsun ve me rak ediyorsun bütün bildiklerimi dosdoğru anlatacağım. Bilmiyorumki neresinden başla yayım" dedi.

13

"Baştan anlat, baştan" deyince Avukat; ço cukluğunu hayal meyal anımsayan Ema Len ge:

2

"Bıraye mı, biliyorum ki; anlatacaklarımı yazacaksın. Bunun için ayrıntılara girmemi is teyeceksin. Daha hafızamı yitirmedim. Gör düklerim ve duyduklarım, yaşadıklarım ve tanık olduklarım henüz canlıdır. Köyümden ve çocukluğumdan söze gireyim. Hatırlayabil diğim kadarıyla 1938 Ağustos ayında köyü müz Galbusan1 daydım. Biliyorsun bu köy hafif eğilimli bir vadide, Galbusan Çayının iki yakasında kurulmuştu. Ap Sey Üşen1 nin ko nağı Çaym bir tarafında, bizim evimiz karşı tarafmdaydı. Çaya yakın, Sey Bakıl' m iki kat lı konağı evimize yakındı. Keke Ali Berti' nin konağı da onun yanıdaydı. İki konak arasın da bir çeşme vardı. Çeşmenin hemen alt ta

 

15

rafında Keke Ali Berti' nin konağına taraf, Ça yın kıyısında bir değirmen durmadan çalı sırdı. Sey Bakıl' m konağı ile Keke Ali Berti' nin konağı arasında Dere Oxe uzanırdı. Bu Dere Oxe taaa Koyi sıpiye kadar varırdı.

Bizim en yakın komşumuz Morebaye Sey Bakıl' i, Xıde Xate' ydi. Evimizin sağ tarafın da Çe İse İvişi, Çe Xıde İş vardı. Bu evlerin alt tarafındaki taşlık alanda Hiniyo Serdin çeşmesi akardı. Suyu buz gibi soğuktu. Bir tas suyunu bir dikişte kimse içemezdi. Evler mizin arka yamaçları, gür ormanlarla kaplıy dı. Biz onlara 'Gema Zergovif derdik. Zira kö yümüzün arka tarafında yumuşak iniş yapan evlerimizin kurulduğu alanda meyile geçen, Çay kıyısında ise; düzlüğe dönüşen gür ve sık ormanlarla kaplı Köye Zargovit Vardı.

Galbusan Çayırım, bizim ev tarafında Kıyı boyunca kocaman söğüt ağaçları dikiliydi. Karşı tarafında ise; göğe doğru uzanan kavak ağaçları nazlı nazlı sallanırdı. Bu kavaklıkla rın hemen arkasında ikinci bir değirmen var dı. Bu değirmenler Galbusan Çayının suyu ile çalışırlardı. Çok eskiden, Ermenilerin bu de

 

ğirmenleri kurduğunu, büyüklerimiz bize an latırlardı. Bizim evimize göre Çaym karşı kıyısında Sey Uşeno bari' nin iki katlı konağı dışmda; Çe Dowe Qer, Çe Miste Devrişe, bir de Çe Use Tüisk vardı. Bu evin önünde, suyu gü rül gürül bir çeşme akardı. Adı da Henio Use Tüisk' di.

Galbusan Çayı, küçük ama verimli tarlaları mızı sular, bize yetecek kadar arpa, buğday, darı, biber, domates, salatalık, soğan ve sar musak sunardı. Geme Zorgovit' teki meşe ağaçlarının yaprakları keçilerimizi beslerdi.

Sırünı Zogovit dağına dayayan köyümüzün karşı tarafında ise Desta pirgici vardı. Bu ova, köyümüzün içinde kurulduğu vadi ile Pule Sobuni dağı arasında uzanan geniş bir düzlüktü.

Köyümüzün değirmeleri sonbaharda dur madan çalışırdı. Çevre köyler, gece gündüz değirmenlere buğday taşır, un götürürlerdi.

İlk baharları, köyümüz bir başka güzeldi, yemyeşil otlar, rengarenk çiçekler çevreyi süslerdi. Rehan, negis, menekşe kokardı. Kele bekler arılar yorulmak bilmeden çiçekten çi

17

çeğe konardı. Kaya bülbülleri, sakaryalar en güzel sesleriyle öterdi.

Biz çocuklar için baharın güzelliğinin baş ka bir anlamı vardı. Sabahın erken saatlerin de küçük ve sevimli kuzularımızla otlaklara ormanlık alanlara dalardık. Alık Fatık oynar dik. Çiçeklerle başımıza taç yapardık. Kaya lardan elimize kına yakardık. Kenger sütün den sakız alırdık.

Zamanı, ayaklarımızla gölgemizi ölçerek anlardık. Tanıdığımız otları yiyerek karnımı zı doyururduk. Gün batınımdan önce evleri mize dönünce biraz dinlenir, çay kenarında oyunlar oynamaya giderdik.

Ben evin tek kızıydım. Annem, babam kardeşlerim tarafından çok sevilir, el üstün de tutulurdum. Güzelliğim dillere destandı. Saçlarım uzun, yüzüm yuvarlak, yanaklarım kırmızı elmalar gibiydi. Gözlerimin, kaşları mm, burnumun hiç bir kusuru yoktu. Biraz da şımarıktım. Anlatırlar, derler ki; babam Uşe ile annem Emına' nin yedi erkek çocuğu doğduktan sonra, her sabah güneş doğarken ikisi evimizin kapısına çıkar, güneşe doğru

 

ellerini havaya kaldırır, dualar okur, yedi er kek evlattan sonra bir kız isterlemiş. Bunun için ziyaretlere giderlermiş, Ana Fatma' da kurbanlar keserlermiş. Ve yine derler ki; Ba bam Uşe ile annem Emina' nin duaları kabul olduğu için ben doğmuşum.

Babam Uşe, zayıf orta boylu, şakacı, daima gülen, biz çocuklarım aşırı derecede seven, komşularıyla iyi geçinen temiz kalpli bir adamdı. Kaim, pala bıyıkları, gür kaşları var dı. Annem Emina ise Babamımın aksine iri yarı, güçlü kuvvetli bir kadmdı. Derler ki; Babam, annemle evlendiğinde onaltı yaşın daymış, çelimsiz, tıfıl bir çocukmuş. Annem ise yirmi yaşlarında güçlü kuvvetli bir kız mış. Hatta Şakayla karışık derler ki; babam evlendikten günlerce sonra gerdeğe gireme miş. Evliliklerinin ilk günlerinde birlikte çay kıyısına gitmişler, insan bayunu aşan otla rm, yere doğru sarkan söğüt ağaçları dalla rının arasında, gözlerden uzak yerlerde bir birlerine kur yapmışlar, ne olmuşsa anne min kafası bozulmuş, babamı kaptığı gibi çayın içine yatırmış, kocaman uzun bir taşı

19

da midesinin üzerine koyarak yalnız başına eve dönmüş. Belki köylüler biraz abartmış lar. Ama Anlatılanlar doğruysa; köyün erkek leri bir müddet soma babamı taşın altından zor bela çıkarmışlar.

Evimiz tek katlı kocaman bir evdi. Bir bölü münde biz, bir bölümünde hayvanlarımız ka lirdi. Biz insanların kaldığı bölümde bir Ay van, bir kiler, dört de oda vardı. Duvarları çamur ve taştan, üstü topraktandı. Abim Sü leyman evliydi, çocukları da vardı. Sey Me met ve Qemer abilerim de evlenmişlerdi. Ge linlerle birlikte çocuklar çoğalınca, kocaman ev bize dar gelmişti.

Çok iyi hatırlıyorum abim Musa, Davut, Hüseyin, Hesen Ali ve ben bir ayvanda yatar dik. Maddi durumumuz iyi değildi. Ama kim seye de muhtaç değildik.

Dersim' e askerin geldiği duyulduğunda, köylüler tedirgindi. Bir gün komşumuz Xıde Xate, zabitin emriyle köye muhtar olmuştu. Haftada bir kaç kez alaya gidip geliyordu. Demanan bölgesindeki Laş deresinden çatış ma haberleri geliyordu. Seyit Rıza* mn aile

20

fertlerinin öldürüldüğü haberleri kulaktan kulağa yayılıyordu. Köyümüze komşu ve ak raba olan Baxtiyarlar' m erkeklerinin kati edilmesi, Sahan ağanın başmın kesilmesi köy lülerimizin yüreklerine korku salmıştı. Köyü müzün ileri gelenleri Sey Bakıl, Kek Ali Berti ve Sey Uşeno bari' nin her şeyden haberleri vardı. Dersim' in diğer bölgelerindeki aşiret reisleriyle çeşitli vasıtalar aracılığıyla haber leşiyorlardı.

Yine çok iyi hatırlıyorum, bir öyle vaktiydi. Güneş damımızın tam tepesindeydi. Yakıcı bir sıcak vardı. Ağustos böcekleri ötüyordu. İri yarı, kulakları kesik, beyaz tüylü köpeği miz Sıço, meşe ağacmm gölgesinde uyuyordu. Ben de ağacm gölgesinde oynuyordum. Üze rimde kırmızı bir fistan vardı. Annem saçla rımı biraz önce taramış, örüklerimi örmüş, kırmızı, mavi, sarı, boncukları örüklerimin ucuna bağlamıştı. Aniden Sıço' nun uyandı ğım sağma soluna bakarak havladığmı gör düm. Korktuğum için ayağa kalktım. Sıço' nun yattığı yerden fırlayıp havlamasını sür dürerek evimizin alt tarafına doğru koştu

 

ğunu görünce, Köpeğin ardından gittim. Çaym karşı tarafında, Çe Use Tüisk' in hemen arka smdaki yamaçta yüzlerce asker gördüm. Çb ğu yaya, ellerinde kasaturalı silahlar vardı. Katırlara ve atlara binili süvari zabitler de gö Tünüyorlardı. Şalvarlı pek çok Dersimli erke ği önlerine katmış geliyorlardı. Korkup eve doğru kaçmaya başladığımda babamın, anne min, abi ve yengelerimin dışarı çıktıklarını gördüm. Koşarak annemin yanma vardım, eteğine sarılarak ağladım. Ahilerimle babam fısıltıyla kendi aralarında konuşuyorlardı. Bü yük abim Süleyman:" Baba sen de gel" diyor du. Babam itiraz ederek: "Ben kadın ve çocuk lan bunların insafına terk ederek gelemem. Yaşlıyım, bana dokunmazlar, siz gidin kendi nizi kurtarın, ben çocuklara bakarım" diye cevap veriyordu. Erkeklerden Abim Hasan Ali, küçük olduğu için kaldı. Diğer altı abim ve iki yengem, evimizin hemen arkasındaki ağaçların arasından Zargovit ormanlığına doğ ru kaçtılar. Evimizin ilerisindeki komşumuz Çe İvişin erkekeleri, ahilerimin kaçtıklarını görünce; onlar da ardlanna takıldılar. Sey

22

Bakıl, Çe Use Tüisk ra Şemo ile Bako, askerler köye girdiklerinde Kek Ali Berti' nin konağm davdılar. Onlar da Kek Ali Berti ile birlikte bir kafile halinde bu konaktan çıkarak Zargo vit ormananlığma ulaştılar.

Biz çocuklar, kadınlar ve yaşlılar yalnız kal mıştık. Annem hüngür hüngür ağlıyor, yanı mızda kalan yengem saçlarını yoluyordu. Kö peğimiz Sıço, çay kenarına kadar inmiş orada havlıyordu. Toplandığımız yerden çayın karşı tarafı görünüyordu. Askerler evleri sarmış, her kesi dışarı çıkarıyor, çocuklar ve kadın ların ağlama sesleri kulaklarımıza kadar geli yordu. Henüz ne yapmak istediklerini tam bilmiyorduk. Erkekleri toplayıp götürecekle rini tahmin ediyorduk.

Askerler çayı geçip bizim tarafa gelince, babam içeri girmemizi istedi. Biz eve doğru yol alırken O da ardımızdan geldi. Annem kapıyı kapatınca, pencerelere üşüşerek dışa rıyı gözetlemeye başladık. Evleri tek tek sarı yor, içerdeki insanları, elleri başlarının üze rinde bağlı vaziyette dışarı çıkarıyor, duvar ların dibinde tek sıraya diziyor, üstlerini di

 

dik didik arıyor ve sonra evlerin içine dalı yorlardı.

Kapımız çalınınca, babam koşar adımlarla gitti. Kapının açılmasıyla eli silahlı askerlerin bağırması bir oldu. Yabancı bir dil konuştuk lanndan, ne söylediklerini bilmiyorduk. Ba bam: "Ellerinizi başımzm üzerinde bağlayın dışarı çıkın" deyince, yengem küçük çocuk larını sırtına alarak, ellerini yazmalı başı üze rinde kenetleyerek dışarı çıktı. Sıra anneme gelince, bende bir elim başımın üzerinde di ğer elimle annemin eteğine yapışarak dışarı çıktım. Duvarımızın dibinde teşbih taneleri gibi bizi dizen askerler, atın üzerindeki bir zabitin emriyle üstümüzü aradılar. Hiç bir şey bulamayınca içeri girdiler. Yarım saat ka dar sonra dışarı çıkanlar babama bazı sorular sordular. Babam türkçe bilmediği için sorula rina yanıt vermedi. Bir müddet sonra tercü man getirdiler. Ağbeylerimin nereye gittikle rini soruyorlardı. Babam: "Bilmiyorum" diye yanıtlayınca, dövmek istediler, atın üzerinde ki zabit müdahale edince, babamın kolundan çekip götürdüler. Asker süngüleri ucundaki

24

babamın arkasından gitmek istedim. Annem saçlarıma yapıştı. Hep birlikte evimizin yan tarafına geçerek meraklı gözlerle babamı izle meye başladık. Köyümüzden topladıkları er kekleri Xıde Xate' mn evinin arka tarafından Sey Bakıl' m konağına doğru götürüyorlardı. Annem hem ağıt yakıyor hem ağlıyordu. Ağı dmda köyden alman erkeklerin adı geçiyor du. Mıstafaye Derveş, Doye Qer, Sey Uşene Bari, köyümüzde misafir olarak kalan Şileye Gılori ve Xıde Kek.

Köyümüzden toplananlar Sey Bakıl' m ko nağını geçince askerlerle birlikte Dere Oxe' ye inmişler, bizimkilerini orada diğer köyler den topladıklen erkek kefilesine katarak De re yukarı götürmüşler.

İkindi vaktinde evimize dönünce her tara fin harabeye çevrildiğini görünce, annem bed dualar etti: "Elleriniz, ayaklarınız kırılsın, oca ğımz tütmesin, güneş, Düzgın baba çarpsın sizi" dedi.

Un ambarımızı tekmelerle süngülerle kır mış, Ayvana unları dökmüşlerdi. Annemin yağ albiklerini parçalamış, yağları unun üze

 

rinde çiğnemişlerdi. Soğanla sarmusak çuval larını süngülerle yırtmış, giysilerle yatakları mızı ortalığa atmış, kilden yapılma tabak ve tencerelerimizin hepsini kırmışlardı. Bu man zara karşısında çılgına dönen anne ve yen gem koro halinde ağlayınca biz çocuklar da onlara katıldık. Bu ağlama faslımız epeyce sürdü. Annemin uyarısı üzerine yengem ağla maktan vaz geçerek ortalığı temizlemeye başladı. Annem kırık kapkacakların parçaları nı toplarken tekrar beddualar etti.

Evi temizleyip ortalığı düzeltince, annemle birlikte dışarı çıkarak Sey Bakıl1 ın konağına gittik. Konağın önü kalabalıktı. Köyün kadınla rının çoğu orada toplanmıştı. Sey Bakıl' m eşi Beser hatun askerlerin silah aradığım, götü rülen erkeklerin sorguları bittikten soma bı rakılacağım söylüyordu. Doye Qer' in eşi ağ layarak başka köylerde dağlara kaldırılıp ora larda kurşuna dizilen erkeklerin isimlerini bir bir sayıyordu. Bu görüşe karşı çıkan Sey Useno barinin eşi Çeqe:

"Bizimkiler bir yıl önce hiç itirazsız sillahla rmı teslim ettiler. Köyde askere karşı gelen

 

de olmadı. Felaket tellalığı yapmayın, erkek lerimiz geri gelir" diyordu. Çeqe' nin bu iyim ser görüşlerini saflık olarak değerlendiren, ayağında bir yara olduğu için 19 yaşında olmasına rağmen askerler tarafından dağa kaldırılmayan Sey Bakıl' ın oğlu Hasıl Baba:

"Bahtiyarların erkekleri silah kullandı, pe ki kadın ve çocuklarını niye öldürdüler? S e yit Rıza' nin 40 kişilik silahsız begünah aile efradını kati etmediler mi?" diye sordu. Bu görüşe karşı çıkan Muhtarın eşi:

"Bizim erkekler ile Seyit Rıza' nin duru munu niye birbirne karıştırıyorsun? Seyit Rıza askere karşı çıktı. Onun yüzünden asker Dersim' e geldi," deyince; hiddetlenen Çeqe:

"Allahtan kork, Seyit Rıza' nin ardından laf etme! O, Dersim için çoluk çocuğunu kurban etti," diyerek Muhtarın eşinin üzerine yürü dü. Duruma müdahale eden Beser Hatun:

"Birbirinizle kavga etmeyin, sabredin. Alla ha dua etmekten de başka bir çaremiz yok tur," diyerek ortalığı yatıştırınca, evlerimiz geri döndük.

27

Güneş batmış, ortalık henüz kararmamış tı. Annem köy kadınlarından duyduklarını yengeme anlatıyordu. Evimizin kapısı çalındı. Tedirgin olan annem kapıyı teredütle açtı. Da yımın oğlu Ali, perişan ve bitkin bir vaziyete kendisini içeri atınca, annem boynuna sarı larak ağladı. Bizlerde etrafında toplanınca topallaya topallaya kendini bir minderin üs tüne attı. Ayakları çıplak, kan ve yara bere içindeydi. Annemin sorularına karşı bir bir müddet suskun kaldı. Annem leğen ve su ha zırlarken bizlere şunları anlattı:

"Bizi dere Oxe' götürdüklerinde, süngülü askerlerin eşliğinde Ox köyüne doğru yürütü yorlardı. Ben ukalalık yaptım, Ezrailimi ken dim çağırdım. İki kelime Türkçe biliyorum diye, konuşursam beni bırakırlar sandım. Zabitin yanma vardım. Ben suçsuz, günahsı zım, beni serbest bırakın diye yalvardım. 'Vay vav vay, açıkgöz, Türkçe biliyordun da niye şimdiye kadar gizlendin' diye ağzımın payını aldım. Bununla kurtulacağımı sandım. Ama Zabitin emriyle yere yatırıldım. Yaş me şe sopalarıyla falakaya çekildim. 'Kimler de

 

sillah var?' sorusuna karşı, kimsede silah yoktur dedim. İlk sopada müthiş sarsıldım. İkincisinde avazım çıktığı kadar bağırdım. Üçüncüsünde ciğerlerimin parçalandığım san dım. Ondan sonrakileri saymadım. Ayılınca çevremde kimseyi bulamadım.

Sürünerek geri gelirken bir inleme sesi duydum. Sesin geldiği tarafa doğru gittim. Bi raz yaklaşınca Xıde Ap Kek, yüzü gözü kan lar içinde sırtüstü yerde yatarken gördüm.. Kontrol ettim, nefes alıp verdiğini anladım.. Kendisi yürüyecek durumda olmadığından Bende Sırtlayıp getirecek takati kendimde bu lamadım," dedi.

Annem, Ali' nin ayaklarını ılık suyla temiz leyince, hiç beklemeden Ap Kek' in evine haberi iletmek için gitti. Kadınlar ağlayarak yaralı Xıdır' ı almak amacıyla Qx deresine doğru giderken, dayım oğlu Ali' de yaralı ayaklarıyla evimizin arka tarafından Zargovit dağına gitti.

29

3

Dayımın oğlu Ali1 yi baygm vaziyette dere yatağına atan askerler, erkek kafilesini önle rine katarak vadi yukarı Qx köyüne doğru götürmüşler. Çoğu yaşlı insanları tüfek dipçik leriyle dövmüşler. Açlık ve susuzluktan yere düşenleri sopa zoruyla yürütmüşler. Hepsine tuvalete çıkma yasağı koymuşlar. Qx köyüne vardıklarında; bizim köyde yaptıkları gibi köyün etrafını, evlerin çevresini sarmışlar. Kadın, çocuk ve yaşlıları dışarı çıkarmışlar. Köyün erkeklerini birlikte götürdükleri ka fileye katarak Sırç köyüne doğru götürmüş ler.

Ox köyünden itibaren genişleyen Qx vadi si, Ak dağ etekleri ile birleştiğinden arazi, taş lık ve engebellidir. Yorgun ve bitkin Kafile bu

30

yamaca tırmandırılarak küfür ve hakaret ler eşliğinde Sırç köyüne götürülür, köyün er kekleri alınınca, aynı güzargah üzerinde bulu nan Xeç köyüne hareket edilir. Akşam saat lerinde Akdağm zirvesine yakın bir yerde ku rulmuş Xeç köyüne varılır.

Ceviz ve Meyve ağaçlarının bol olduğu bu köyde konaklama emri askerlere verilince, köyde genel bir arama yapılır. Köyün erkek leri toplanarak dövüle dövüle diğer köyler den toplanıp getirilen erkeklerin arasına katı lir. Akşam güneş batınca askerlerce köyden toplanan ekmek, çökelek ve yağdan oluşan yi yecekler topluca asker usulü yemek duası okutulduktan sonra kafileye yedirilir.

Bu köyde alınanların arasında on yaşmda erkek bir çacuk da vardı. Bu çocuk Şıx Me met aşiretinin lider Kalo1 nun oğluydu. Adı Selman' dı. Selman' m babası Kalo, zeki ve tecrübelli bir adamdı. Diğer köylüler gibi saf değildi. Başlarına bir felaketin geleceğinin bi lincindeydi. Gece boyunca diğerleri gibi onun da gözüne uyku girmedi.

 

Askerler yemekten sonra konuşma yasağı koymuş, herkesi susturmuş, onları köyün dı şındaki küçük bir düzlükte toplamış etrafla rında üç ayrı yerde ateşler yakarak çevreyi aydınlatmışlardı. Kalo, on yaşındaki oğlunu yanında oturtarak başını okşamış, kafasında kaçma planları kurmuş, ama bir türlü fırsat bulamamıştı.

Ertesi gün sabah erkenden yola çıkarılmış lardı. Beyaz dağm zirvesine tırmandırıldıkla rmda köyde kalan kadınların ağlama ve ağıt sesleri kulalarına kadar gelmişti.

Dağm zirvesine yakın bir yerde Askeri amaçlı yol yapım şantiyesi vardı. Şantiye de diğim bir çadırdan ibaretti. Bu çadırda bekçi olarak kalan adamın adı Bako' ydu. Kalo1 nun aşiretindendi ve kapı komşusuydu. Türkçe bildiği için askerlerin emriyle buradaki çadı ra bekçi olarak atanmıştı.

Kalo, Xeç köyünden çıkarıldıklarından be ri, Bako1 nun çadırının yanından götürülme leri için Düzgün babaya yalvardı. Yolda yü rürken gözleri hep çadırı arardı. Çadır görü nünce dualarının kabul edildiğini anladı. Qğ

 

lunun elinden tutarak kafile arasından Ça dırm yanından geçmeye çalıştı. Kafilenin orta yerinde oğlunun üzerindeki kırmızı kazağı çıkarıp attı. Başındaki küllahı alarak cebine koydu. Uzamış saçlarını eliyle dağıttı. Oğlu nun kulağına eğilerek: "Oğlum, Selman, Çadı rın yanından geçerken ensenden dürtüğüm de hemen çadırdan içeri giresin. Bako amcan, seni, annenin yanma gönderir. Korkmayasm, askerlerden soran olduysa; Bako' nun oğlu ol duğunu söyliyesin," diye tembihledi.

Tam çadırın yanından geçerken çevreyi gözetleyen Kalo, kimselerin kendilerine bak madıklarına emin olunca; oğlunun ensesin den dürterek çadırın kapısında bekleyen Bako' nun yanına gönderdi. Telaşla çocuğu içeri alan Bako, Selman' m Şalvarlarını üzerin den çıkararak belden aşağısına bir bez bağ layarak yamna oturttu. İkisinin de kalpleri güm güm atıyor, Bako' nun elleri hafif titri yordu. Kafilenin en arkasından gelen zabit, Çadırın karşısına gelince, katırını durdurdu. Çevik bir hareketle katırdan indi. Çadırın ka pısmda ayakta dikili, uzun boylu, karga bu

33

runlu, pala bıyıklı Bako1 nun suratına sert bir bakışla baktı. Çadırın içinde oturan çocuğa gözü ilişince, Bako' yu yanına çağırdı. Bütün cesaretini toplayan Bako, Zabite üç adım yak laşarak bir topuk selamı verdikten sonra: "Xeç Köyünden Askeri yolların çadır bekçisi Bekir, koutanım!" diyerek kendini tanıttı. Kuş kulu gözlerle çadırda oturan çocuğa bakan Zabit:

"Çocuk senin mi?"

"Köleniz olur komutanım, benimdir."

"Sana hiç benzemiyor ama!"

"Kerata dayılarına çekmiştir komutanım"

Biraz düşünen Zabit, hiç bir kelime söyle meden yine çevik bir hareketle katırına bine rek çadırdan uzaklaştı.

Dağm zirvesine yakın dar bir yolda kafi leye ulaştı. Bu yolun üst tarafında dağm zir vesinde geniş bir plato vardı. Yolun alt tara fında ise derin bir uçurum bulunurdu. Bura dan aşağı Abasanlara ait Zımek köyü görünür dü. Dağm yamacına serpiştirilmiş gibi görü nen köyün evlerinin bacalarından ince bir du man tütüyor, köyün köpeklerinin acı acı ulu

 

maları kayalıklarda yankılanıyordu. Dar bir geçitte güvendiği bir kaç kişinin kulağına:

"Askerler bizi götürüp öldürürler, bu vadi kaçmaya müsaaittir, asker yorgun ve perişan dır, gelin kaçalım" diyen Selman' m babası Kalo, istisnasız her keşten: "Bize bir şey yap mazlar, bir müddet soma bırakırlar, kaçıp suçlu duruma düşmeyelim" cevabını alınca, kaderine boyun eğerek çoğunluğun adım larına adımlarını uydurur. Biraz ilerledikle rinde yukarı kıvrılan yoldan, çıplak beyaz taşlıklı bir alandan dağm zirvesindeki plato ya çıkarıldılar. Esir erkek kafilesini toplu hal de bir yerde bekleten zabitler, Platoda katır sırtında dolaşarak tenha ve kuytu bir konak lama yeri arıyorlardı. Güvendiği köylülerinin kulaklarına:

"Bizim için mezar yeri arıyorlar" diye fısıl dayan Kalo' ya kimse inanmadı. Sonunda Pla tonun Zımek vadisine bakan tarafinın genişçe bir çukurunu beğenerek esirleri buraya topla dılar.

Kızgın bir ağustos sıcağı vardı. Güneş tepe lerinin tam üzerindeydi. Çukurun taş ve kaya

35

lan ateş gibi kızgındı. Etraflarında bir namlu lar çemberi vardı. Yakın yerde su bulunmaz dı. Üstten güneş, alttan kızgın taşlar vücut larım yakardı. Birbirlerine yakın oturan tam dıklar, fısıltıyla hal hatır sorardı.

Ap Ağa oğlu Sey Üşen, karşısında oturan bacısının kocası Galbusan' lı Doye Qer' i ba şıyla selamladı. Doye Qer selamım alarak:

"Sey Üşen, geçmiş olsun. Hastamısın?"

"Turışmek askeri karargahında bizi biraz hırpaladılar. Muhtar aracılığıyla üç gün önce bizi Mameki alayına çağırdılar. Hepimizin eli ni kolunu bağladılar. Turişmek askeri karar gahına götürdüler. Burada bizi ahırlara ve samanlıklara doldurdular. Yüzlerce kişiydik. Ermeniler gibi samanlıklarda yakılacağımız dan korktuğumuz için, bağırıp çağırarak ka pılara vurduk. Asker kapıyı açtı, karşımıza zabit dikildi. İri yarı, sarı saçlı, dolgun yanak lı, çatık kaşlı, gözleri kin dölü bir yaratıktı. Hepimize ağza alınmayacak küfürler etti. Bu ara zabitin karşısına dikilen, düzgün bir Türk çe konuşan, üzerinde beyaz yakasız gömlek, patiskadan yapılma beyaz uzun bir donu olan

 

Çırtıkli Ali Ağa, kararlı bir ses tonuyla: 'Suçumuz günahımız ne, neden bu zulmü bize reva görüyorsunuz?' dedi. Biraz düşünen yüz başı: 'Çık dışarı!' diyerek, Çırtıkli Ali Ağa' yı evine gönderdi. Tekrar biz ahırın kapısındaki lere bakışlarını çeviren Zabit yanıbaşımdaki ne:

'Adın ne?' diye sordu. Adam:

'Seyit Hüseyin' dedi. Bana döndü,'Senin adın ne?' deyince; bende Seyit Hüseyin diye cevap verdim. Zabit çılgına dönerek: 'Ulan Şeyin Hüseyin daha geçen yıl idam edilip ya kılmadı mı? Bitmiyecekler mi bu Seyitlerle, Hüseyinler' diye bağırarak askerlerle bizi dı şan çıkardı. Ahırın kapısını kapatırdı. Yüzü müze, midemize, kaburgalnmıza tekmeler inip kalkmaya başladı. Onlarca askerin saldı rısıyla yere yıkıldık. Kaba yerlerimizi, ayak lanmızm tabanım sopalarla dövdüler, birer ölü gibi tekrar ahıra attılar. Yürüyemediğim için beni bir katıra bindirirek bir kafile esirle birlikte Xeç köyünde sizin kafileye kattılar," diyerek bitirdi konuşmasım. Doye Qer' de başından geçenleri kayın biraderine anlattı.

37

Onların yanında oturan üç genç adam kafa kafaya vermiş fısıltıyla konuşuyorlardı. Paxe Haviki köyünden alınarak Galbusan1 a geti rilen bu gençlerden birinin adı Ali Bavaye Dili' ydi. Uzunboylu atletik yapılı, dolgun yüz lü, geniş umuzlu, esmer biriydi. Aynı köy den Uşene Ale Ğılfî; ince zayıf, orta boylu kumral saçlı, içine kapanık, yaşma göre olgun bir gençti. Fakir bir ailenin oğlu olan Wuele Ale Ğıji kısa boylu tıknaz, sakin tabiatlı, çok az konuşan bir özelliğe sahipti, evli ve iki çocuk babasıydı.

 

4

Köye Zargovit koruyucumuz, ruhumuz, Tan rımızdı bizim. Dara düşenleri, zalimin zulmü ne maruz kalanları, çaresizleri ve isyancıları çocukları arasında ayırım yapmayan bir ana gibi bağrma basardı.Ağaçlarmı, dallarım, yap raklarmı, otlarım kayalarını sığınanlara kal kan yapardı. Sadece insanlara değil, bağrını köylülerin hayvanlarına da açardı. Ona sığı nanlarm kadir kıymetini bilir, zalimler on dan korkardı.

Biz köyde kalan kadın ve çocuklar, bir Al lana bir Düzgm babaya bir de Koyi Zargovit' e inanırdık. Sadece onların oğullarımızı, kardeş lerimizi koruyacağını sanırdık. Durmadan ve

39

bıkmadan gece gündüz bu üçüne yalvarır dik.

Babam alınıp götürülünce, abilerim dağa çıkınca, evimizim düzeniyle birlikte yaşamı mız allak bullak oldu. Gecenin de gündüzün de bizim için bir anlamı yoktu.

Kulaklarımız kapılarda, gözlerimiz orman larda, korkularımız yüreklerimizde, düşleri miz dağların doruklarındaydı. Haber bekler dik, bir köpek havlamasına sevinir, kapıdan dışarı çıkar çevreyi gözlerdik. Kimselerin gel mediğine emin olunca içeri gider geceyse gün düzü, gündüzse geceyi beklerdik.

Bir gece yarısı Köpeğimiz Sıço, üç dört kez ard arda havladı. Sesi kesilince annem yata ğmdan kalkarak idare lambasını yaktı. Şıço' nun havlamasını aniden kesmesi hepimizi umutlandırdı. Daha annem kapıya varmadan kapı çalındı. Heyacanla yataklarımızdan kalk tık. Annem kapıyı açmca içeri giren Süley man' dı. Süleyman Annemin babası Ap Ağa' nin yanında kalırdı. Orta boylu, ince yapılı, güler yüzlü, sevecen, ele avuca gelmez yirmi iki yaşlarında bir adamdı. İçeri girince anne

 

min elini öptü. Yengemin hal hatırını sordu. Biz çocukların gözlerinden öptü. Yataklar dan birine oturunca:

"Zargovit' ten geliyorum. Merak etmeyin her kes iyidir. Yalnız sizinkiler değil, çevre köylerin bütün insanları Zargovit' tedir. Dağ da sadece erkekler değil, kadınlar ve küçük bebekler de vardır. Yüzlerce guruplar halin de birbirinden uzak sık ormanlarda gizleni yorlar. Şimdilik yiyecek ve su sıkıntısı çeki yorlar. Ben, çevreyi kontrol etmek yiyecek ve suyu götürmek için köye indim. Yarın ak şam da Apağa' nin yamna gideceğim. Bun dan sonra her köye iki kişi gizlice inerek gerekli ihtiyaçlarını temin edecek. Süleyman' gilin selamları var hepinizi öperler bizi me rak et meşinler dediler," dedi.

Annem: "Ez kurbane tobi Süleyman" diye rek ayağa kalktı. Ambardan un çıkararak ha mur yoğurdu. Büyük yengem ateş yaktı. Ek mek sacını ocağm içindeki taşların üzerine koydu. Annem bir torba yağlı nuno katker de pişirdi. Ekmekleri yağ ve çökelekle birlik te haybenin bir tarafına, ayran tuluğunu da

41

diğer tarafına yerleştirdi. Yengem de koca man tuluğumuzu soğuk çeşmenin suyuyla doldurdu. Fazla beklemek istemeyen Süley man biz çocukları gözlerimizden, annemin elinden öperek, yüküyle birlikte evden ayrıl dı.

Kapının kapanmasıyla yengem ağladı. An nem ona kızdı: "Niye ağlıyorsun? Çocukların durumu iyidir" dedi. Babamı sordum annne me: "Ona ekmek göndermiyecekmisin, Süley man götürdüğü ekmeklerin bir kısmını ona da vermez mi? Soğuk ayranı içince yine Oxx xx diyecek mi babam?' deyince annem de ağladı. Bu kez yengem onu susturdu. Anem ağlamasını keserek ağıt yakmaya başladı: " Yüreğim yaralı kollarım bağlıdır Kocam yitik, oğullarım dağlıdır Gelinlerim yaslı, gözlerim yaşlıdır Düzgın baba suskun, zalimler kanlıdır.

Uyku girmez oldu gözüme Yavrularım girdi düşüme Korkularım doldu içime Zulüm hançer oldu yaralı kalbime"

 

5

Annemin babası Apağanın oturduğu Pulo Sur mezrası bizim köyden yaya olarak bir saat kadar uzakü. Köyün hemen ilerisinde sık bir ormanlık, onun ötesinde Desta Pirgici vardı. Tek katlı olan dedemin evinin dış du varları kocaman ve beyaz taşlarla yapılmıştı. Evin hemen yakınında bir samanlık bir de ahırı vardı. Dedemin evinin biraz aşağısmda Çe Hese Şeyi' n samanlığı ve ahırı bulunur du. Mezranın hane sayısının tümü bu kadar dı. Dedem, dayılarım Sey Memet ve Hasan' la bu evde otururdu. Evin içi dört köşeli koca man bir salondan ibaretti. Ön tarafındaki tek kapıdan içeri girilirdi. Kapının sol tarafında büyük bir ocak vardı. Onun hemen yanında uzun bir sedir bulunurdu. Salonu ikiye bölen

43

yarım bir duvar ve bu duvarı tamamlayan tavana asılı bir cacım vardı. Yarım duvar ve cacımla diğer salondan ayrılan bu bölüm zahi re ambarı, yatak dolabı, mutfak olarak kulla nılırdı. Misafir olması halinde kadın ve çocuk lar bu bölümde kalır, buradaki ikinci ocaktan yararlanırdı.

Dedem Apağa1 nin hali vakti yerindeydi, ama zengin biri değildi. Yaşı yüzü aşkındı. Daima beyaz bir elbise giyer, beline işlemeli bir şal bağlardı. Uzun ve apak sakalım itinay la tarar, bastonunu elinden düşürmezdi. An nemin bana anlattığına göre yemesine içme sine çok dikkat eder, ömrü boyunca hiç bir işe elini sürmez, silah eline almazdı. Her kes onun duasını alır, beduasmdan korkardı.

Küçük oğlu Hasan' a, bir kan davasmda adam öldürdüğü için kızmış, sofrasını ondan ayırmıştı. İki yıldan beri Dersim'de olan bi tenleri izlemiş, kahrından çökmüştü. Muhtar, oğlu Hüseyin' i Mameki Askeri karargahına çağırdıktan üç gün sonra oğlunun Beyaz dağa götürüldüğünü duymuştu.

 

Bu kara haberi oğlu Hasan getirmiş: "Baba sende hazırlan çocukları ve kadınları alıp Zar govite çıkacağız" demişti. Ama bütün ısrarla ra rağmen dedemi ikna edememişti. Son ola rak dayıma: "Beni yatağımda öldürsünler da ha iyidir" diyerek son kararını vermişti. De demden umudunu kesen Dayım Hasan, ev deki çocukları, kadınları ve taşıyabilecekleri kadar yiyecekleri alıp Zargovit ormanlığına girmişti.

Evde yalnız kalan Dedem Apağa' nin gözü kulağı Süleyman' dı. Zira O, Süleyman' ı iki oğ lundan daha fazla severdi. Yoksul bir ailenin çocuğu olan Süleyman' ı Apağa büyütmüştü. En güzel elbiseleri onun için alır, en lezetli yemekleri ona yedirir, en temiz yatakları ona sererdi. Onsuz iki gün bile dayanmazdı. Ama kendine haber toplamak için köyden köye koştururdu.

Dayım Hasan' ı, çocukları ve kadınları Zar govit ormanında ziyaret eden Süleyman, Ap ağa için yeteri kadar yiyecek yanma alınca iz süren bir tazı gibi patika yoldan yıldırım m zıyla koşmaya başlamıştı:

45

Annem derdiki; bu Deste Pırgici1 de, hata koca Dersim' de Süleyman kadar çabuk yürü yen ve koşan yokmuş, rehvan atlar bile onun la bir saat koşamaz, hiç bir dağ tavşam onun elinden kurtulamazmış. Dedemin anlattığına göre Süleyman Kurt' tan daha iyi görür, Kö pek' ten daha iyi koku alırmış.

İki yıldan beri Dersim asker istilasında ol masına rağmen köy köy, dağ dağ dolaşan Sü leyman bir türlü ele geçmemiş. Onun, onlar ca pusudan kurtulduğunu, çok kez askerlerin içinde görünüp aniden kaybolduğunu her kes bilirmiş.

Ayakları